Showing posts with label Sigara. Show all posts
Showing posts with label Sigara. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Alerjik rinite “rhinoliht” ile çözüm

İSTANBUL - Mevsim geçişlerinde ağaca, çiçeğe ya da rutin olarak ev tozu akarlarına karşı gelişen alerjik rinitte, “rhinoliht” yöntemi ile başarılı sonuçlar alınabildiğini belirten Memorial Ataşehir Tıp Merkezi’nden KBB uzmanı Op. Dr. Oray Karaçaylı, Genetik yatkınlığa dikkat çekti. "Alerjik rinitte alerjen solunum ya da Gıda yoluyla alınır, tanınır, şifrelenir ve bir daha karşılaşılması durumunda organizma bunu kendisi için tehlikeli olarak kodladığı için hapşırıkla, akıntıyla burnu tıkayarak ve kaşıntıyı artırarak uzaklaştırmaya çalışır. Ailede genetik yatkınlık, sosyoekonomik düzeyin yüksekliği, siyah ırktan olmak, Çevre Kirliliği, evde hayvan beslenmesi, ailenin ilk çocuğu olma, evde Sigara içilmesi, mamayla Beslenme gibi iç ve dış etkenler alerjik rinit riskini artırmaktadır."
YIL BOYU DA OLABİLİR, MEVSİMSEL DE "Alerjik riniti klasik olarak ikiye ayırmak mümkündür. Eğer hastalık mevsimden mevsime ve bulunulan yere göre değişmiyorsa bu muhtemelen perennial (yılboyu süren) alerjidir. Mite (ev tozu akarları), küf, sürekli temas edilen maddeler veya gıdaları karşı olabilir. Eğer şikayetler mevsimsel bir ritim gösteriyorsa bu duruma “mevsimsel alerjik rinit” denir. İlkbaharda çimenler ve sonbaharda yabani otlar etkili olur" diye konuşan Dr. Karaçaylı, hastalık hakkında şunları söyledi:
"En önemli tanı koyma aracı hastanın öyküsünün alınmadır. Muayene ve laboratuvar testleri tanıyı doğrulamaya ve tedaviyi planlamada bir sonraki aşamadır. Mevsimsel alerjik rinitte nöbetler halinde hapşırık, bol sulu burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve ağız- damak ya da genizde farklı düzeylerde kaşıntı olur. Bu şikayetler nazal mukozanın, alerjeni uzaklaştırma, organizmayı koruma isteğinden başka bir şey değildir. Yıl boyu süren alerjide burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı ön plandadır.
ALERJENLERDEN UZAK DURMAK ÖNEMLİBütün ifade edilecek tedavi yaklaşımlarına rağmen Alerji her zaman kesin olarak iyileşebilen bir hastalık olmayabilir. Ama bu gerçek hastada umutsuzluğa yol açmamalı sadece tedavi aşamasında sabır ve sürekli hasta Doktor ilişkisi gerektirdiğini bilmek gerekir. Tedavinin ilk basamağı çevresel kontrol olup, alerjenden uzaklaşma ve ya alerjeni uzaklaştırmadır. Medikal (ilaç) tedavisi semptomları baskılar, kalıcı iyileşme sağlamaz, ilaçlar alındığı sürece etkilidir.
Aşı tedavisi: Hastalığın tedavisinde hala altın standarttır. Hastaların yarısında iyileşme sağlanabilir.
Cerrahi tedavi: Alerjiye eşlik eden burun problemleri; kronik sinüzit, burun kıkırdağı eğrilikleri, burun eti büyümeleri, burunda polip varlığı, burun çatısı problemleri gibi sorunlar öncelikle iyi bir kulak burun boğaz muayenesi ve gerekiyorsa cerrahi tedavileri yapılmalıdır."
RHINOLIGHT UMUT OLDUAlerjik rinit tedavisinde en son ve yeni yöntemin rhinolight olduğunu belirten Dr. Karaçaylı, yöntem hakkında ise şu bilgileri verdi: "Medikal fototerapi yani ışık tedavisidir. Özel kompozisyonlu (yüzde 70 görünür ışık, yüzde 25 UVA ve yüzde 5 UVB) ışın tedavisidir. Rhinolight ağrısızdır, anestezi gerektirmez, anaflaksi (en ağır alerjik reaksiyon türü) riski yoktur, güvenlidir. Hastanın durumuna göre haftada 3 seans uygulanır. Hastanın mevsimsel veya yıl boyu süren alerji tanısına göre tedavi planlanır. Burun içi örtüsünün bu özel kompozisyonlu ışığa maruz bırakılması alerjinin oluşturduğu bağışıklık cevap seviyesini düşürerek etki gösterir.
1-2 SEANSTA ETKİSİNİ GÖSTERİRRhinolight tedavisi uygulanan hasta 1-2 seans sonra, Yaşam kalitesinde iyileşme başlar. Bu tedavi yöntemi hem mevsimsel hem de yıl boyu süren alerjide semptomlardan bağımsız kullanabilmektedir. Tedavi semptomları baskılar, burun tıkanıklığı, bol sulu burun akıntısı, damakta ve genizde kaşıntı, hapşırık nöbetlerini baskılayarak yaşam kalitesine ciddi katkı sağlar. Mevsimsel alerjik rinitte tedavi iki hafta sürer. Günaşırı her burun deliğine 2-3 dakika bu özel ışığın uygulanması ile gerçekleştirilir. Toplam altı seansta tedavi tamamlanır. Yıl boyu süren alerjide ise ilk hafta 3 seans ve sonra haftada bir seans olmak üzere sekiz seans şeklinde yapılır.
İLAÇ KULLANMAYANLAR İÇİN DE İYİ BİR SEÇENEKİlaç tedavisi uygulanamayan hamileler, emziren anneler, profesyonel sporcular, böbrek ve karaciğer yetmezliği olan hastalarda başarıyla gerçekleştirilebilir. İlaç alerjisi olanlar ve diğer tedaviler ile antialerjik tedavilerden fayda göremeyen hastalara uygulanır.
KİMLERE UYGULANMAZ?Yeterli klinik çalışma olmadığı için 14 yaşından küçüklere, burun içi problemlerden dolayı uygun olmayan hastalara, aktif enfeksiyon geçirme döneminde yani viral veya bakteriyel enfeksiyon veya nazofarenkste tümör varlığında yapılmaz.
Alerjik rinite “rhinoliht” ile çözüm

Kanserden korunmak mümkün mü?

İSTANBUL - Kanser oluşumunda iki temel faktör rol oynar. Kalıtsal faktörleri kontrol etmek mümkün değil. Çünkü her insan belirli bir Genetik kod ile doğar ve bu değişmez. Peki ya çevresel faktörler?Sigara, alkol, hava kirliliği, sağlıksız beslenme, obezite, hareketsiz Yaşam ve aşırı miktarda güneş ışınlarına maruz kalmak kansere neden olan çevresel faktörler. Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Çağatay Demir, çevresel faktörlerin büyük ölçüde kontrolümüz altında olduğunu söylüyor. Demir, "Bu faktörlerden sadece üçünü, beslenme, Obezite ve fiziksel aktiviteyi kontrol altında tuttuğumuz takdirde kanserden 1/3 oranında korunabiliriz, yani sadece üç faktöre müdahale ederek kanser riskini üçte bir oranında düşürmek tamamen elimizde" diyor.
Demir'e göre, tüm çevresel faktörler düşünüldüğünde ise kanser oluşumunu önleme oranı yüzde 80’lere kadar çıkıyor. Yani Sigara ve alkolden uzak durup, düzenli fiziksel aktivite yaparsak, dengeli ve düzenli beslenerek ideal kiloda kalmayı başarabilir ve güneş ışınlarından bilinçli şekilde yararlanırsak kanserden yüzde 80 oranında korunmamız mümkün olabiliyor. Demir, "Kısaca söylemek gerekirse, kanseri sadece kader olarak düşünmek doğru değil. Çünkü sigara içen erkeklerde akciğer kanserinin görülme riski 23 kat, kadınlarda ise 13 kat artıyor. Sigara içmeyen ve sigara dumanına maruz kalmayan bireylerin akciğer kanserine yakalanmaları ise düşük bir ihtimal" diye konuşuyor. Kanserden korunmada kontrol altında tutabileceğimiz çevresel faktörlerin başında ise beslenme geliyor. Aynı zamanda "Sağlıkta ve Kanserde Doğru Beslenme" adlı 2007 yılında yayınlanmış bir kitabı da bulunan Diyetisyen Çağatay Demir, "Aslında kanserden korunmak için uygulanacak beslenme, doğrudan doğruya Sağlıklı Beslenme ilkeleri ile paralellik gösterir" diyor ve kanserden koruyucu beslenmeye temel olacak noktaları şöyle açıklıyor: GÜNDE 5 PORSİYON VE ÇEŞİTLİ RENKTE MEYVE-SEBZE"Çeşitli renkte meyve ve sebze tüketiminin akciğer, ağız, yemek borusu, mide ve kalın bağırsak kanserlerinde riski azalttığı birçok çalışma ile kanıtlandı. Meyve ve sebzelerin meme ve prostat kanseri gibi hormona dayalı kanser türlerinin oluşma riskini azalttığı konusunda da veriler mevcut. Bu gıdalar, kanserden koruyucu özelliklerini farklı birkaç mekanizma ile gösterirler. Bunlardan ilki bu gıdalarda bulunan çeşitli antioksidanlardır.Antioksidanlar vücutta bulunan serbest radikalleri etkisiz hale getirerek kanserden korurlar. Bunun yanında düşük kalorili oldukları için, meyve ve sebze ağırlıklı beslenmeyle obezitenin önlenmesi de mümkündür. Obezitenin meme, kolon, endometrium, yemek borusu ve böbrek kanserlerinde riski arttırdığı düşünülürse, düzenli meyve ve sebze tüketiminin önemi daha da artar. Ayrıca meyve ve sebzelerde bulunan yüksek miktardaki lif, kolon kanseri riskini de önemli ölçüde azaltıyor. RENKLERİ DEĞİŞTİKÇE KOMPOZİSYONLARI DA DEĞİŞİYORAncak meyve ve sebzeleri tüketirken bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. Değişik renkte meyve ve sebzeler tüketmek ve besin çeşitliliği sağlamak çok önemli. Hiçbir besin vücudunuzun ihtiyaç duyduğu besin öğelerini bir arada içeremez. Vücudun ihtiyaç duyduğu besin öğelerini karşılamak için besin çeşitliliği sağlamak en doğru yöntemdir. Meyvelerin rengi değiştikçe içerdikleri vitamin kompozisyonları da değişir. Bu nedenle gün içinde tüketilen meyvelerin renginin birbirinden farklı olması önemlidir.Meyveleri çok iyi yıkayarak, kabuklu tüketmenin lif alımını arttırdığı unutulmamalı. Meyvelerdeki lifin ağırlıklı olarak kabukta bulunmasından dolayı bu yiyecekleri kabuğuyla birlikte tüketmek kanserden korunmanın yanında, kolesterol, şeker ve kabızlık problemlerinde de yararlı olur. Vitamin değerlerini korumak için sebzeleri buharda haşlamak en sağlıklı yöntemdir. Mevsiminde yetişen meyve ve sebzeleri tüketmek daha sağlıklı, daha besleyici, daha lezzetli ve daha ucuzdur. Bu nedenle mevsiminde yetişen meyve ve sebzelerin tüketilmesini öneriyoruz.
KIRMIZI ETTEN UZAK DURUNYapılan çalışmalar kırmızı etin ve sosis, salam, sucuk gibi işlenmiş et ürünlerinin kolon kanserine neden olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle beslenmede bu tür yiyeceklere fazla yer verilmemesi büyük önem taşıyor.
İŞLENMİŞ TAHILLAR YERİNE TAM TAHILLI ÜRÜNLERÇalışmalar, tam tahıl ürünlerinin ağız içi, gırtlak, yemek borusu, yutak, mide, kolon, rektum, karaciğer, mesane, pankreas, meme, rahim, yumurtalık, prostat ve böbrek kanserlerine karşı koruyucu olduğunu gösteriyor. Tam tahılların içerdiği birtakım antioksidanlar ve lifin kansere karşı koruyucu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle işlenmiş tahıllar yerine tam tahıllı ürünlerin tüketilmesi kanserden korunmada etkili oluyor.
YAĞSIZ ET, DERİSİZ TAVUKyağ içeriği yüksek olan bir beslenme düzeninin doğrudan kansere yol açtığına dair bir çalışma olmasa da yüksek yağlı beslenmenin fazla kalori alımına, bunun da obeziteye neden olduğu biliniyor. Obezitenin de bazı kanser türlerinde riski arttırdığı bilindiği için yağ içeriği düşük bir beslenme programı uygulamak çok önemli. Bu doğrultuda; kaymak, krema, mayonez gibi yağ içeriği yüksek olan yiyeceklerin tüketilmemesini, süt ve süt ürünlerinin yağsız veya yarım yağlı olanlarının tercih edilmesini, etin yağsız, tavuğun derisiz yenmesini, sakatatlardan uzak durulmasını ve yemeklere konan yağın azaltılmasını öneriyoruz.
MANGAL YERİNE FIRIN, KIZARTMA YERİNE HAŞLAMABesinleri yanlış yöntemlerle pişirmek da kanser oluşumunda önemli etkiye sahip. Özellikle ülkemizde sıklıkla tercih edilen mangalda pişirme kanser oluşumunda ciddi risk oluşturuyor. Temel olarak dikkat edilmesi gereken nokta; besinlerin hızlı pişmesini önleyecek yöntemlerin tercih edilmesidir. Mangal yaparken öncelikle kömürün kor haline gelmesi beklenmeli, kömür ve et arasındaki mesafe en az 15 cm olacak şekilde ayarlanmalı. Yağda kızartma da çok sağlıksız bir pişirme yöntemi. Yiyeceğin hızlı pişmesini sağlayan bu yöntem, hem fazla yağ alımına hem de fazla kaloriye yol açar. En önemlisi de yağın okside olması sonucu kanserojen maddelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Yani besinlerin pişerken kansorojen madde haline gelmemesi için fırın, suda veya buharda haşlama gibi pişirme yöntemleri tercih edilmeli."
Çağatay Demir, kanserden koruyucu beslenmede kadın ve erkeğe özel bir beslenme tarzının olmadığını belirtiyor. Ancak kanser riskleri açısından değerlendirildiğinde, meme kanserinin kadınlarda en çok görülen kanser türü olduğunu hatırlatıyor ve bu nedenle özellikle Meme Kanseri açısından risk grubunda olan kadınların alkol tüketmemesini öneriyor.
Erkeklerde ise prostat kanseri en sık görülen kanser türü. Bu nedenle A vitamininin öncü maddeleri olan karetenoidlerin prostat kanserinden korunma açısından erkeklerde daha faydalı olabileceğini söyleyen Demir, kanserden korumada ön plana çıkan besinlere şu örnekleri veriyor:
Domates: Antikanserojen aktivite gösteren karotenoidlerden biri olan likopen, domateste bulunan vitamin A benzeri bir bileşiktir. Likopenin prostat, meme ve akciğer gibi kanser türlerinde riski azalttığı yönünde çok sayıda araştırma bulunuyor.
Brokoli, Karnabahar, Lahana ve Brüksel Lahanası: Kolon ve prostat kanseri riskini azaltan bu besinler, yüksek oranda C vitamini, beta-karoten, lif, kalsiyum, folik asit ve birçok fitokimyasal madde içerirler. Bu besinlerin yapısında bulunan bileşikler DNA zedelenmesini baskılayan veya bloke eden enzimleri tetikler, tümör büyüklüğünü ve östrojen benzeri hormonların etkinliğini azaltır.
Sarımsak: Midede bulunan Helikobakter Pilori adlı bakterinin üremesini önler. Bu bakteri mide kanseri ile ilişkilendirildiği için, sarımsağın dolaylı yoldan mide kanserinden de koruyabileceği konusunda Bilimsel çalışmalar mevcut.
Soya: Fitoöstrojenler özellikle hormona bağlı olan kanserlerin kontrol ve önlenmesinde rol oynarlar. Meme kanseri, testis ve prostat kanseri gibi östrojenle ilişkili kanserler, fitoöstrojen alımının yüksek olduğu ülkelerde daha düşük oranlarda görülüyor.
Yeşil Çay: Çaydaki antioksidan polifenolik bileşiklerin, kanser ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu etkisi olduğu biliniyor. Çayda bulunan temel antioksidan madde ise kateşindir.
Kanserden korunmak mümkün mü?

Gözlerinizden yılların izini silin

İSTANBUL - Göz çevresindeki yaşlanma izlerinden kurtulmak için hemen bıçak altına yatmanız gerekmiyor. Yeni ve etkili kimyasal peeling yöntemleri ve birkaç basit önlemle gözaltındaki torbalara, morluklara ve ince kırışıklıklara veda etmek mümkün.
Güzelliğin en çarpıcı silahı olan gözlerin, aynı zamanda yüzümüzde yılların izlerini ilk ele veren bölge olduğunu söyleyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Eda Kumbasar, göz çevresinde görülen sorunları anlattı:"Göz çevresi çok ince ve sebase bezlerden (yağ bezlerinden) fakir bir deridir. Göz çevresi etrafında çok sayıda kas bulunduğundan dinamik kırışıklık denilen mimik kırışıklıkları erken yaşta oluşmaya başlar. Göz çevresinde kırışıklık dışında görülen diğer sık Kozmetik sorunlar ise; pigmentasyon yani göz etrafında morluklar ve ödem yani torbalanmadır.HEPİMİZİN DERDİ HALKALARGözaltı halkaları, hem erkeklerde hem de kadınlarda sık görülen ortak bir yakınmadır. Gözaltındaki bu koyu renk halkaların nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Yine de buna neden olabilecek birçok faktörden bahsedilmektedir. Bu faktörler arasında Genetik nedenler, güneş ışınları, düzensiz uyku, düzensiz Beslenme, Sigara ve alkol tüketimi, alerjiler ve bazı sistemik hastalıklar yer almaktadır. GENETİK MİRAS MORLUKLARGözaltındaki morluklar birçok nedene bağlı olabilir. Genetik nedenlere bağlı yani kalıtsal olabilir. En sık görülen nedenlerden biri budur. Kişinin altta yatan eşlik eden bir Sağlık problemi yoksa ve tetikleyici bir faktör bulunamıyorsa, genetik nedenlerden olduğu düşünülebilir."GÖZLER İÇİN NEŞTERSİZ GENÇLEŞME YÖNTEMİ"Gözaltındaki torbalanmalar, morluklar ve ince kırışıklıkları tedavi etmek için çok yeni ve etkili bir uygulamadan yararlandıklarını belirten Dr. Eda Kumbasar, yıllara meydan okuyan kadınlara, göz çevresi için basit ama etkili tüyolar verdi:"Gluco eye adını verdiğimiz bu yeni yöntem, cerrahi olmayan, son derece güvenli ve etkili bir uygulamadır. Hastanın işlem için ayırması gereken süre yaklaşık 15 dakika. İşlem sayısı 2 veya 5 seans oluyor, seans aralıkları ise 3 hafta. AHA’LI TROPİKAL JEL: Hastanın göz etrafına ve her iki göz kapağına alfahidroksiasit (AHA) formülasyonu içeren topikal jel sürülür. Glikolik asitin, latik asit ile beraber kullanımı ürünün etkisini arttırır. Göz etrafı hassas bir alan olmasına rağmen bu uygulamada herhangi bir iritasyon yani tahriş olmaz. Bu jel uygulandıktan sonra nötralizanı yani asidi dengeleleyici madde ile işlem sonlandırılır. İşlem sonrası bakım kremleri sürülür ve işlemden sonra kullanması gereken tek ürün güneş koruyucudur. HER DERİ TİPİNE UYGULANABİLİRBu işlemin ideal olarak yapıldığı dönem sonbahar ve kış aylarıdır. Bu uygulamada hiperpigmantasyon yani lekeler, güneş ve yaşlanma lekeleri, skarlar yani izler ve ince kırışıklıklar azalır. Bu uygulamanın önemli avantajı ise tüm deri tiplerinde kullanılabilir olmasıdır. Yani açık tenli veya koyu tenli kişilerde herhangi bir problem olmadan güvenle kullanılabilir.GÖZ BAKIMININ İLK ADIMI HİJYENGöz ve deri sağlığı için dikkat etmemiz gereken belli kurallar vardır. Bunların en önemlisi ise hijyendir. Göz etrafına sık sık elle temas etmemek gerekir. Elleri sık yıkamamak ve gözleri ovuşturmak enfeksiyona sebep olabilir. Gözde ve göz etrafında oluşabilecek enfeksiyonlar, gözde akıntı ve sulanmaya sebep olabilir. Bu neenle hem göz hem de cilt sağlığı için sık el yıkamak önemlidir.GÖZLERİNİZİ GÜNEŞTEN KORUYUN: Deri yaşlanması çevresel faktörlerden de etkilenir. Özellikle güneş ışınları bunun başında gelir. Uzun yıllar UV’ye maruz kalan kişilerden güneş ışınlarının yaptığı birikim hasarına bağlı olarak gözaltında renkte koyulaşma pigmentasyon görülebilir. Çok basit ama en önemli yaşlanma karşıtı kremlerden biri olan güneş koruyucular yine burada da devreye girer. Güneş koruyucu kullanımı, göz çevresi kırışıklığını engellemede en önemli yöntem. Güneş koruyucuları bu yüzden mutlaka göz çevresi dahil tüm göz etrafına uygulamalıyız.DÜZENSİZ UYKU MORARTIYORDüzensiz uyku saatleri olan kişilerde de yine benzer problemler ortaya çıkabilir. Günde en ez 8 saat uyku ve aynı saat aralıklarında uyku düzeni gerekir. Uyku düzeni olmayan kişilerde göz etrafında torbalanma ve morluklar en sık karşılaşılan problemlerdendir. HALKALARIN NEDENİ Alerji OLABİLİRAlerjik kişilerde yine gözaltında mor halkalar sıkça görülür. Bu yüzden alerji tanısı olan kişiler ilgili hekime başvurup altta yatan hastalıklarıyla ilgili tedavi olmalıdırlar. Bazen hastalarımızın alerjileri olduğunu, sadece göz etrafındaki bazı cilt bulgularını değerlendirerek anlamaktayız. Bu yüzden göz etrafında ödem, şişlik ve renk değişikliği olduğunda mutlaka bir cilt uzmanına başvurmak gerekir.
Gözlerinizden yılların izini silin

Böbrek taşlarına karşı Taş diyeti

İSTANBUL - Yaygın Sağlık problemlerinden biri olan böbrek taşlarının 5 yıl içinde nüks etme oranı yüzde 35 gibi yüksek bir oran. Yani, her üç hastadan biri, yıllar içinde, böbrek taşlarıyla tekrar savaşmak zorunda kalabiliyor.
Ülkemizde yüzde 15-20 gibi yüksek bir oranda görülen böbrek taşları, şiddetli ağrılarla seyrederek Yaşam kalitesini düşürebilen ve böbreklerde fonksiyon kaybına yol açabilen ciddi bir hastalık. Çalışmalara göre, Beslenme alışkanlıklarına dikkat eden hastaların yüzde 50’sinde böbrek taşı oluşumu önlenebiliyor. Fakat bunun için sıkı bir Diyet uygulanmasına da gerek yok. Acıbadem Bağdat Caddesi Polikliniği’nden Üroloji Uzmanı Dr. Murat Tuğrul Eren, böbrek taşı oluşumunu önlemek için önerilen 'Taş' diyetini anlattı.
NASIL BESLENMELİ?"Bilinçli beslenerek böbrek taşının yeniden oluşumunu önleyebilir veya geciktirebilirsiniz" diyen Dr. Eren, böbrek taşlarının oluşumu, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında merak edilen noktalara açıklık getirdi ve hastalıktan korunmak için önerilerini şöyle sıraladı:
Herhangi bir besin grubunda aşırıya kaçmayın: Tüm besin gruplarının katkıda bulunduğu ama herhangi birinin tüketiminde aşırıya kaçılmadığı sağduyulu bir diyet uygulayın. Çünkü her ne kadar taş oluşumunun diyetle bağlantıları büyük oranda Bilimsel olarak aydınlatıldıysa da hala bilinmeyen faktörler olabilir ve sizin aşırı tükettiğiniz Gıda taş oluşumunu tetikleyebilir.Her gün en az 2 litre su için: Bol su tüketimi, idrar miktarını artırarak idrarda daha fazla fazla maddenin kristalleşmeden çözülebilmesini sağlıyor. Ayrıca idrar yolundaki kristallerin veya taşların vücuttan atılmalarına yardım ediyor. Bu nedenle her gün en az 2 litre su tüketmeye özen gösterin. Sıvı alımını 24 saatlik süreye eşit olarak dağıtın ve Egzersiz gibi efor gerektiren durumlardan sonra ekstra su tüketin. Aklınızda bulunsun, idrar kokusuz ve açık sarı ise bu vücuda yeterince su alındığı anlamına geliyor. Bunun aksine idrarın kokulu ve koyu sarı olması, yeterli su tüketilmediğine işaret ediyor.Tuz tüketimine dikkat edin: Tuz, böbrek taşının en sık görülen bileşimi olan kalsiyum ve oksalatın böbrekten daha fazla atılmasına yol açıyor. Bunun sonucunda da mineraller idrarda birikerek taş oluşumuna neden oluyor. Bu yüzden tuz tüketiminden mümkün olduğunca kaçının.Hayvansal proteini 150 gramla sınırlayın: Bu grup protein de tıpkı tuz gibi kalsiyum ve oksalatın böbrekten daha fazla atılmasına neden olarak böbrek taşının oluşumuna zemin hazırlıyor. Olumsuz etkileri nedeniyle et, süt ve yumurta gibi hayvansal proteinin tüketimini günde 150 gramla sınırlayın. Eğer bir öğünde fazla protein tüketmişseniz, bir sonraki öğünde sebze ağırlıklı beslenin.Oksalat içeren besinlerden uzak durun: Oksalat aslında hemen her besinde bulunuyor. Sağlığınız için oksalat içeren domates gibi önemli sebzeleri sofrada bulundurmanız şart. Ancak çerez (özellikle kabuklu yemişler), çay, kahve, Sigara, ıspanak, kakao, çilek gibi sağlığınız için çok elzem olmayan oksalat yönünden zengin besinlerin tüketiminden kaçınabilirsiniz. Ayrıca içeriğinde oksalat bulunan buğday nedeniyle çavdar ve kepek ekmeğini de sınırlı miktarda yemeye çalışın. Liften zengin sebze meyveye ağırlık verin: Kabızlık böbrek taşının oluşumunu tetikleyen bir etken. Çünkü bu süreçte kalsiyum ve oksalat maddeleri bağırsaklarda daha fazla emiliyor, bunun sonucunda da böbrekten atılan miktarları artıyor. Kabızlığı önlemek için bol bol liften zengin meyve ve sebze yiyin. Salatanıza bol limon sıkın: Limon taş oluşumunu önleyen ‘sitrattan’ zengin bir besin. Uzmanlar taş oluşumunu önlemek için her gün taze sıkılmış yarım limon suyu almanızı öneriyorlar.Greyfurdu beslenme listenizden çıkarın: Yapılan araştırmalar sonucunda greyfurdun taş oluşumuna yol açtığı ortaya konmuş. Doktorunuz önermediği sürece kalsiyum alımını kısıtlamayın: Yapılan çalışmalar kalsiyum tüketiminin böbrek taşı oluşumunda önemli bir rol oynamadığını ortaya koydu. Üstelik kalsiyum güçlü kemiklere sahip olmamız için çok önemli bir iyon. Dolayısıyla doktorunuz önermediği sürece kalsiyum tüketimini kısıtlamanıza gerek yok. Günlük kalsiyum gereksinimi 800 mg olarak belirleyen uzmanlar, yetişkinlerin günlük 1000 mg kalsiyum almalarını öneriyorlar.
NASIL BİR YAŞAM SÜRMELİ?Bol bol hareket edin: Böbrek taşının oluşumunu önlemek için beslenmenize dikkat etmenizin yanı sıra, hareketli bir yaşam sürmeyi de alışkanlık haline getirmeliniz. Çünkü bol hareket vücuttaki her türlü mekanizmayı dengeli hale getiriyor. Bunun aksine sedanter bir yaşam ise böbrek taşına yol açan maddeler de dahil olmak üzere vücuttaki birtakım maddelerini daha fazla salgılanmasına yol açıyor. Bunun için özel bir egzersiz yapmanıza gerek yok, isterseniz her gün yürüyüşe çıkabilir veya istediğiniz bir Spor türünü uygulayabilirsiniz. Hiçbir şey yapamıyorsanız, asansör yerine merdiven tercih edin, arabanızı gitmek istediğiniz mekandan daha uzağa park edin ve masa başında çalışırken düzenli aralıklarla kalkarak hareket edin.
Stresten uzak durun: Yapılan çalışmalar stresin de böbrek taşının oluşumunda rol üstlendiğini ortaya koymuş. Her ne kadar bunu başarmak kolay olmasa da, mümkün olduğunca stresli ortamlardan uzak durun ve sakinleşmek için çeşitli yöntemlerden faydalanın.
BÖBREK TAŞLARI NASIL OLUŞUYOR?Böbrekler, yaşamsal faaliyetlerimiz için ihtiyaç duyulan biyokimyasal işlemlerin sonunda oluşan atık maddelerin vücuttan atılmasını sağlayan bir organ. Bunun yanı sıra vücut için gerekli olan bazı maddelerin seviyesini ayarlamak gibi bir işlev de üstleniyor. Bu atık maddeler idrar yoluyla vücuttan atılıyor. İdrarda kristal ve taş oluşumunu önleyecek bazı kimyasal maddeler de bulunuyor. Fakat bazı kişilerde bu önleyici mekanizma tam olarak işlev göremiyor. Böbrek taşları da, fazla miktarda olduklarında idrarda çözülemeyen maddelerin kristalleşmesi sonucu oluşuyor. Kalsiyum oksalat ve kalsiyum fosfat, idrarda en sık taş oluşturan mineral tuzlardan.
NEDEN ORTAYA ÇIKIYOR?Böbrek taşlarının oluşum nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte bazı risk faktörlerinin etkili olduğu düşünülüyor. Bunlar; Genetik etkenler, böbrek hastalıkları, böbrekte yapısal bozukluklar, bazı ilaçlar, bazı bağırsak hastalıkları, hipertiroidi gibi tiroit hastalıkları, beslenme alışkanlıkları, yetersiz sıvı alımı, stresli veya sedanter bir yaşam, sıcak iklimde yaşamak olarak sıralanabilir.
EN TİPİK BELİRTİ AĞRIBöbrek taşları değişik şekil, renk ve boyutta oluyor. Örneğin deniz kumu zerresi kadar küçük olabildiği gibi 7 santime, hatta çok daha büyük bir boyuta bile ulaşabiliyor. Böbrek taşlarının bulunduğu konum ve boyutu da belirtilerin oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Böbrek taşlarının en tipik belirtisi ise ağrı. Bu ağrı taşın yerine göre bel bölgesinde olabildiği gibi böbrek ile idrar torbası arasında bulunan böbrek yolundaki konumuna göre karın ve kasık bölgesine de yayılabiliyor. Bazen erkeklerde yumurtalıklara, kadınlarda ise vajinal dudaklara kadar ilerleyebiliyor. Ağrı ile birlikte bazen bulantı, kusma hatta ateş bile görülebiliyor. Ağrının şiddeti ise hastadan hastaya değişebiliyor. Bazılarında çok hafif seyrederken, bazılarında ise hastayı kıvrandıracak ve acil müdahale gerektirecek kadar şiddetli olabiliyor.
Böbrek taşları bazen böbrek fonksiyonunu bozuncaya veya kalıcı hasarlar oluşturuncaya dek belirtisiz büyüyebiliyor. Bu nedenle, özellikle ailesinde böbrek taşı hikayesi olan kişilerin yılda bir kez ürolojik muayeneden geçmeleri öneriliyor.
TANIDA KULLANILAN YÖNTEMLERBöbrek taşının tanısı için; ‘üriner sistem grafisi’ adı verilen röntgen, ultrason ve bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemlerinden faydalanılıyor. En basit yöntem olan üriner sistem grafisinde bazı taşlar görülmeyebiliyor. Ultrasonda ise taşlar böbrek yolundaki bazı yerlerde gözden kaçabiliyor. En etkili yöntem olan tomografide ise tüm vücut iki milimetre aralıklarla taranıyor ve kesin tanı kolaylıkla konulabiliyor.
BASİT YÖNTEMLERLE KENDİLİĞİNDEN DÜŞEBİLİYORHer böbrek taşının mutlaka tedavi edilmesi gerekmiyor. Bulunduğu konuma ve boyutuna bağlı olarak bazı taşların sadece izlenmesi yeterli. Böbrek taşının tedavisinde sorunun en az girişimle giderilmesi hedefleniyor. Bunun için de önce taşın kendiliğinden düşmesine yönelik tedavi uygulanıyor. Hastaya bol bol su içmesi, hareket etmesi (merdiven inip çıkmak, Basketbol oynamak, dans etmek gibi) öneriliyor. Böbrek yolundaki kanalların genişlemesi ve bu sayede taşın kolayca düşmesi için düzenli olarak taşın bulunduğu bölgeye sıcak uygulaması ( sıcak havlu konulması veya sıcak su dolu küvete ya da saunaya girilmesi gibi ) tavsiye ediliyor. Ayrıca ağrıyı önlemek için ağrı kesiciler, iltihap varsa iltihap giderici ilaçlar veriliyor. Bu tedavilerle hasta ortalama olarak 1 ay boyunca takip altına alınıyor. Böbrek taşlarının çoğu önerilen tedavilerle kendiliğinden düşüyor. Eğer düşmezse, bu kez girişimsel yöntemlere başvuruluyor.
CERRAHİ MÜDAHALEYE NE ZAMAN GEREK DUYULUYOR?Eğer uygulanan tedaviden sonuç alınamazsa, hastanın şiddetli ağrıları varsa, taş bulunduğu yer ve boyutu nedeniyle riskli bir durum oluşturuyorsa hastaneye yatmak gerekebiliyor.
Böbrek taşlarına karşı 'Taş' diyeti

Kemik erimesi varsa evdeki kilimleri kaldırın

İSTANBUL -
Kemik miktarının azalması ve kemiğin Mimari yapısının zayıflaması sonucunda kemiğin kırılganlığında artış olmasına osteoporoz deniyor. Osteoporoz süreci kemiğin miktarının azalmasıyla başlıyor, hastalığın tanısı kemik yoğunluğunun ölçülmesi (DEXA) ile konuyor.
"Evinizde osteoporozdan muzdarip biri varsa düşmelere karşı önleminizi alın" diyen Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Fizik tedavi Uzmanı Dr. Özlem Güngör, "kemik erimesinde en büyük risk olan kırıkların yaşanmaması için evinizde yeni düzenlemeler yapın" önerisinde bulunuyor.
Osteoporozda en büyük riskin düşmeler olduğuna vurgu yapan, kemik erimesi olan kişilerin özellikle ev kazalarından korunmaları gerektiğini söyleyen Dr. Güngör, "Osteoporozda kırıkların oluşumuna yol açan en belli başlı neden düşmelerdir. Bu nedenle osteoporozu olan kişilerin yaşama alanında düşmeleri önleyecek düzenlemeler yapılmalıdır. Ev ortamında küçük kilim ve paspaslara, kaygan cila, kordonlara ve kalabalık eşyalara dikkat edilmelidir. Merdiven basamakları sağlam olmalı ve trabzan bulunmalıdır. Ortam ışıklandırması iyi olmalıdır. Düşmeler en fazla alacakaranlıkta ortaya çıkar. Bu nedenle görme kusurları için uygun gözlük kullanılmalıdır" şeklinde önerilerde bulunuyor.
Özellikle kadınları tehdit eden osteoporozun en sık görülen kemik hastalığı olduğunu belirten Dr. Özlem Güngör, hastalığın nedenleri, tedavisi ve korunma yöntemleri hakkında şu bilgileri veriyor:EN ÖNEMLİ NEDEN ÖSTROJENİN AZALMASIOsteoporozun gelişmesi ve ortaya çıkmasında birçok faktör rol oynar. Bunların en önemlisi ve en yaygın olanı, östrojen miktarındaki hızlı düşmeyle birlikte ortaya çıkan menopoz sonrasındaki osteoporozdur. Yaşın ilerlemesi bir diğer etkendir. Hormonal bozukluklar (guatr, Diyabet vb), mide –barsak sistemi hastalıkları (kalsiyum emilimini bozması nedeni ile), romatizmal hastalıklar, Beslenme bozuklukları, bazı ilaçlar (kortizon, heparin, kanser tedavileri vb), alkol, Sigara alışkanlıkları ve hareketsiz Yaşam hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Ailede osteoporoz varlığı da bir diğer risk faktörüdür.
KEMİK ERİMESİNİ ARTIRAN RİSK FAKTÖRLERİ Kadınlarda ilk adet yaşının geç olması, erken menopoz, 6 aydan uzun süren adet görmeme, doğum yapmama ya da doğum sayısının az olması ve emzirme süresi osteoporoz gelişimi açısından risk oluşturur. Fiziksel aktivite eksikliği hangi yaşta olursa olsun kemik yapımını olumsuz yönde etkiler. Osteoporoza bağlı kırıklar, baş kemikleri dışında vücudun herhangi bir kemiğinde oluşabilir. En sık olarak omurga, kalça ve el bileğinde kırıklar görülür. Omurga kırıkları sonucunda kamburlaşma gibi duruş bozuklukları oluşurken, kalça kırıklarının ölüme varan sonuçları olabilmektedir. Osteoporoza bağlı ağrılar, kırıklar sonucunda ortaya çıkar. Uzun süreli oturma ve öne eğilme ile ağrı görülür, bazen çok şiddetli olabilir. Osteoporoza bağlı olarak omurgada oluşan şekil bozuklukları uzun süreli ağrılara neden olabilir.
ERKEN TEDAVİ BAŞARI ŞANSINI YÜKSELTİROsteoporoz günümüzde tedavi edilebilir bir hastalıktır. Bütün hastalıklarda olduğu gibi hastalıktan korunma öncelikli amacı oluşturur. Hastalık geliştikten sonra erken tedavi başarı şansını yükseltir. Osteoporozdan korunmada kalsiyumdan zengin beslenme şarttır. Yeterli kalsiyumu almanın en uygun yolu dengeli beslenmedir. Dengeli bir Diyet, mutlaka süt ürünleri ve yeşil yapraklı sebzeleri içermelidir. Günlük önerilen mönü; 1 bardak süt, 1 bardak yoğurt, en az 50 gr peynir ve 1 tabak yeşil yapraklı sebzedir.
KAHVE VE SİGARA KEMİK ERİMESİNİ ARTIRIRAşırı miktarlarda kahve tüketimi vücuttan kalsiyum atılmasını artırır. Günlük 4 fincan kahve kemik miktarında azalmaya neden olmaktadır. Sigara kullanımı da kemikler üzerinde zehir etkisi yapar. Sigara içenlerde vücutta daha hızlı kemik kaybı olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Alkol tüketimi de kırık riskini artırmaktadır. Aşırı alkol tüketimi ile vücuttan kalsiyum emilimi azalır, kalsiyum atılımı ise artar.
Kemik erimesi varsa evdeki kilimleri kaldırın

Mide kanserini tetikleyen alışkanlıklar

ANKARA - Mide kanseri Türkiye'de en çok ölüme neden olan kanserler sıralamasında erkeklerde akciğer, kadınlarda ise meme kanserinden sonra ikinci sırada yer alıyor.
Akciğer kanserinin doğrudan tütün, mide kanserinin ise Beslenme ile ilgili olduğunu hatırlatan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, ''Bu iki grup kanser, yani Türkiye'deki kanserlerin üçte ikisi kolaylıkla önlenebilir. Akciğer kanserini önlemek için Sigara içmemek, mide kanserini önlemek için ise sağlıklı beslenmek yeterli'' dedi.Mide kanserinde beslenme biçiminin çok önemli olduğunu anlatan Akdur, şu uyarıları dile getirdi:''Fazla tuz kullanılması, taze sebze ve meyveden fakir, nişasta ve şekerden zengin beslenme, gıdaların piştikten sonra uzun süre bekletilerek tüketilmesi, mide kanserine yakalanma riskini artırıyor. Yiyeceklerin saklanış biçimi de mide kanseri sıklığını artırıyor. Konserve, salamura veya tütsülenerek saklanan besinlerin tüketimine dikkat edilmelidir. Özellikle et ürünlerinin salamurası yapılırken nitrat ve nitrit tuzları kullanılmaktadır. Bu tuzlar ısıtma sırasında veya mide içinde güçlü kanser yapıcı maddelere dönüşürler. Olumsuz şartlarda saklanan ve bayat gıdalarda bulunan bakteri ve küf mantarlarıyla karşılaşması sırasında da bu kanser yapıcılar ortaya çıkabilir.''Mide kanseri açısından pişirme yöntemlerinin de önemli olduğunu, besinlerin direkt ısı kaynağı ile temasının olduğu yöntemler, ızgara ve döner gibi aşırı pişirilmiş ve yanık besinlerin mide kanseri sıklığını artırdığına işaret eden Akdur, ''Yapılan araştırmalar mide kanserinde ailesel yatkınlığın da önemli olduğunu gösteriyor'' diye konuştu.''Helicobakter pylori'' bakterisinin sebep olabileceği mide ülserinde ve ''kronik atrofik gastrit'' hastalığında da mide kanseri olasılığının arttığını kaydeden Akdur, bu hastalıktan korunmak için şu önerileri dile getirdi:
Mide kanserini tetikleyen alışkanlıklar

Thursday, December 31, 2009

Horlama aşkı bitiriyor


Ordu Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Fatma Küçüker, Ordu Devlet Hastanesi bünyesinde geçen mart ayında açılan uyku laboratuvarının Türkiye'de devlet hastaneleri bünyesinde bir ilk olduğunu ve şu ana kadar horlama şikayeti ile gelen 150 dolayında hastanın tedavi gördüğünü bildirdi.
Horlamanın çeşitli nedenleri olduğunu anlatan Küçüker, şu bilgileri verdi:“Horlama, ağız ve burun arkasındaki hava yolunda darlık olduğunda ortaya çıkan gürültü biçimindeki ses olarak biliniyor. Sebebi dengesiz Beslenme, boğaz-burun bölgelerindeki rahatsızlıklar ve hastanın yatak üzerinde dengesiz yatması olabiliyor. Alkol ve Sigara da aynı şekilde horlamaya neden olabilir. Yine kişi eğer çok yorgun ise horlama başlar. Burada önemli unsur horlamanın sürekli olmasıdır.”Çocuklarda görülen horlamaların ise genellikle kilodan kaynaklandığını ve bu konuda ailelerin daha dikkatli olması gerektiğini belirten Küçüker, horlamanın ciddi bir sorun teşkil ettiğini kaydetti.Horlamanın sosyal olarak evli çiftler arasında da soruna neden olabildiğini vurgulayan Küçüker, şunları dile getirdi:“Horlayan kişi ailenin diğer bireyleri için de uykusuz gecelerin sorumlusu tutulur. Horlayan kişi Tatil ve iş gezilerinde istenilmeyen oda arkadaşı olur. En önemlisi evli çiftler ilk olarak yataklarını ayırır, sonra odalarını ayırır, sonuçta da bu boşanmaya kadar gidebilir. Bu nedenle horlama hali hafife alınmamalı.”TEDAVİHorlamanın tedavi yöntemleri hakkında bilgi de veren Dr. Küçüker, çeşitli önerilerde bulundu.Yetişkin kişilere Spor yapmalarını öneren Küçüker, “Horlayan kişiler uyku ilaçları, sakinleştirici ve antihistaminik denilen Alerji ilaçlarını uykudan önce almamalı. Uykudan 4-5 saat önce alkol almaktan kaçınılmalı. Uykudan 3 saat önce ağır yemek yenilmemeli. Aşırı yorgunluktan sakınmalı. Uykuda sırt üstü yatmak yerine yana yatmak tercih edilmeli. Aileler, çocukların kilo almasının önüne geçmeli. Kişinin burun ve boğazında rahatsızlık söz konusu ise mutlaka hekime başvurulmalı” diye konuştu.Ordu Devlet Hastanesi bünyesinde faaliyet gösteren uyku laboratuvarı hakkında da bilgi veren Küçüker, horlama şikayeti ile gelen hastaların öncelikli olarak yakınlarından uyku halindeki durumuyla ilgili bilgi aldıklarını belirten Küçüker, “Daha sonra hastalar bir gece burada uyutularak gece uyku hali gözlemleniyor. Horlamanın nedenleri tespit ediliyor. Eğer horlamanın sebepleri arasında kişinin burun ve boğaz kısmı ile alakalı ise tedavi o yönde yapılıyor” dedi.
Horlama aşkı bitiriyor

Tuesday, December 29, 2009

Yatakta mutlu olmanın 12 yolu

İŞTE YATAKTA MUTLU OLMANIN 12 YOLU
İlişkinizin zamana yenildiğini mi düşünüyorsunuz? Hep ilk günkü heyecanda kalsa güzel olurdu; ancak bunun için hem siz hem de partneriniz emek harcamalısınız. Cinsel Sağlık Enstitüsü Başkanı Uzman Psikolojik Danışman Dr. Cem Keçe, uzun süreli ilişkilerde zamanla heyecanın azalıp, cinsel hayatın monotonlaşmasının yaygın bir sorun olduğunu söylüyor. Her zaman aynı şeyleri, aynı sıra ile yapmak cinsel hayatı rutinleştirebilir. Zamanla ve yaşla birlikte cinsel istekte azalma olabilir, ayrıca şeker, tansiyon, kalp gibi rahatsızlıklar cinsel sorunlara yol açabilir. Kilo alımı, kadın ve erkeğin eski fiziksel çekiciliklerinin azalması ve kadının anne olması gibi etkenler de çiftin birbirine cinsel olarak bakış açılarını değiştirebilir. Bu hemen her çiftte görülebilen bir durum. Ancak bir kader değil. Eğer çift isterse ilişkide heyecanı hep Canlı tutabilir, monotonluğu kırabilir, farklı cinsel aktiviteler deneyebilir. Bu tamamen çiftin motivasyonuna bağlı.Sağlıklı bir ilişki içinDr. Keçe, sağlıklı bir Cinsellik için en önemli koşulun, çiftin açık, samimi ve dürüst bir iletişim kurması olduğunu söylüyor. Çift olarak birbirinizle ilgili arzu, istek ve beklentilerinizi paylaşırsanız hem daha sağlıklı ve tatmin edici bir cinsel yaşantınız olur, hem de bir sorun yaşandığında onu daha kolay çözebilirsiniz.
Ne zaman doktora başvurmalı?Ne yazık ki, Türk toplumunda cinsellik, doğal ve normal bir olgu olarak görülmüyor ve hâlâ ayıp, yasak ve günah kavramlarıyla ilişkilendiriliyor. Bu nedenle de çiftlerin cinsel sorunları olduğunu kabul etmeleri ve bir uzmana başvurmaları uzun zaman alıyor. Cinsel hayatınızda neyin ters gittiğini konuşun ve davranışlarınızda da ufak tefek değişiklikler yaparak sonucu gözlemleyin. Ancak var olan cinsel sorun kadın, erkek ya da her ikisindeki daha derin psikolojik bir soruna ya da kişilik yapısına dayanıyorsa, bir cinsel terapistten uzman yardımı almanız daha doğru olacak.
Cinsel terapi gerekirseCinsel sorunları olan kişiler, bu sorunu kafalarında çok büyütürler ve asla çözemeyeceklerini düşünürler. Oysa ki cinsel terapi, diğer psikoterapilerden farklı olarak daha yoğun ve kısa sürelidir. Yani çift ve terapist işbirliği yaptığında ve çift terapinin gereklerini yerine getirdiğinde, kısa sürede çözüme ulaşılıyor. Cinsel terapi, yaklaşık olarak 10-12 seans sürüyor. Bu süre 10 gün olabileceği gibi, 1-2 aya da yayılabiliyor. Terapi başladığında, ilk muayene, çifti tanımak ve sorunu anlamak için yapılıyor. Çift ya da tek başına geldiyse kişi, terapiye başvurma nedeni, ne zamandan beri bu sorunu yaşadığı, bu sorunun hayatında ve ilişkisinde ne gibi etkileri olduğu ile ilgili bilgi veriyor. Daha sonra terapist, cinsel terapinin ne olduğu ve sürecin nasıl işleyeceğini anlatıyor. Eğer sorunun kaynağının fiziksel olabileceğinden şüpheleniliyorsa önce bir jinekoloji veya üroloji muayenesi istenebiliyor.Nefes ve gevşemeTıkanan ilişkileri eski haline döndürmek için terapinin bir parçası nefes ve gevşeme egzersizleri. Cinsellikte rahatlamış ve gevşemiş bir durumda olmak ve anın tadını çıkarmak çok önemli. Ancak çoğu zaman günlük hayatın stresleri, işteki sorunlar veya eşle ilgili problemler cinsel hayata yansıyor ve çift rahatlamayı başaramıyor. Bu nedenle uzmanlar, ılık bir duş sonrası gevşeme egzersizleri yapmalarını öneriyorlar. Ayrıca bu konuda özel olarak hazırlanmış oto Hipnoz CD’leri çifte verilerek ilişki öncesi gerginliklerini atmaları sağlanıyor.Uzmanlar ‘aşk oyunu’ öneriyorÇocukluğumuzdan beri ödev kelimesi bizlere sevimsiz gelir ve sanki yapılması gereken ve hiç istemediğimiz mecburiyetleri hatırlatır. Bu nedenle terapinin bir parçası olan ev ödevleri yerine uzmanlar ‘aşk oyunları’ önermeyi tercih ediyorlar. Aşk oyunları rahatlamak, gevşemek, çifti birbirine ısındırmak ve yakınlaştırmak amacıyla uygulanıyor. Ancak herkese aynı önerilerde bulunulamaz; çiftin sorununa göre, özel olarak aşk oyunları öneriliyor. Öncelikle ideal ortamı yaratmak çok önemli. Rahat edebileceğiniz ve rahatsız edilmeyeceğiniz, kendi zevkinize uygun bir ortam hazırlamalısınız. Daha sonra ılık duş alıp, gevşeme ve nefes egzersizlerini uygulayın. Sonra birbirinize Masaj yapın. Bu aşamada çiftlere bazı ödevler ya da aşk oyunları öneriliyor. Sorununa göre vajinaya giriş ya da mastürbasyon ödevleri, vajina kasılmasını engelleyici egzersizler, erken boşalmayı önleyici boşalma kontrolü egzersizleri de uygulatılabiliyor. Ancak sorun nasıl çifte özelse, terapi de çifte özel olarak dizayn edilmeli.Kegel egzersizleri işe yarıyorCinsel birleşme sırasında görev yapan bazı kasları güçlendirmek cinsel hazzı artırıyor. Leğen kemiği-pelvis kaslarını çalıştıran bu egzersizlere Kegel Egzersizleri adı veriliyor. Hangi kas grubunu çalıştıracağınızı anladıktan sonra gün içinde ortalama 200 kere bu kasları kasıp gevşetme egzersizini uygulayabilirsiniz. Pelvis kasları idrarınızı yaparken bir anda tutabilmenizi sağlayan kaslardır. Tuvalette idrarınızı tutup bırakarak bu kas grubunu nasıl kontrol edebileceğinizi fark edin. Gün içinde aklınıza geldikçe 10 saniye boyunca bu kasları sıkın, 10 saniye boyunca da bırakın.
Sağlıklı ilişki için iyi besleninBeslenme alışkınlıklarımız hem sağlığımız için hem de cinsel yaşamımız için son derece önemli. Mutlu bir cinsel Yaşam için, cinsel iştahı arttırıcı besinleri tercih edebilirsiniz. Beslenme kadar düzgün ve esnek bir fiziksel yapıya sahip olmak da, sağlığımız ve cinsel yaşamımız için önemli. Çünkü bedenimizde sinir sistemimiz, salgı bezlerimiz ve iç organlarımız arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Bilim dünyasında bu konuda ortak bir görüş bulunmasa da, bazı besinler cinsel gücü artırıcı, bazıları da azaltıcı olarak biliniyor. Beslenme düzeninizi aşağıdaki önerilere göre ayarlamak ilişkinizi canlandırmaya yardımcı olabilir...
Afrodizyak besinler- Fesleğen, tarçın- Çilek, muz, avokado, kayısı, incir- Çikolata, yulaf ezmesi, badem, istiridye, bal- Domates, kırmızı ve yeşil acı biber, sarmısak- Et, yumurta- Beslenme tüyoları- Proteinli besinler cinsel gücü artırıyor. - İyot, B ve C vitamini alın.- Nane, kişniş, Mısır gevreği ve soyalı ürünleri aşırı tüketmeyin.- Alkol, Sigara ve kafeinli içecekler cinsel hayatı çok olumsuz etkiler. Bu maddeleri aşırı tüketmekten kaçının.- Yağlı ve ağır gıdalardan uzak durun.
YATAKTA MUTLU OLMANIN 12 YOLU
Yatakta mutlu olmanın 12 yolu

Thursday, December 24, 2009

Ucuz ürün sürecek kadar zengin değiliz


Elif Aktuğ

Fransa’nın en prestijli Kozmetik ödülü ‘Prix Officiel de La Beaute’yi kazanan Ingrid Millet ürünleri bir yıla yakındır ülkemizde satılıyor. Havyarı kozmetikle birleştiren Ingrid Millet aslında bir gazeteci. İran seyahati sırasında havyarın ciltteki olumlu etkilerini fark eden Millet, 1964’te kendi markasını oluşturmuş. Bizi bu ürünle tanıştıran Fatoş Sarsan ve Gülay Karakolcu’ya “Havyar neden bu kadar önemli?” ile başlayan ve “Hem sürsek hem yesek olur mu?” ile devam eden bir Dizi soru sordum.
Doğru kozmetik kullanımı nasıl yapılır? Ne kullanmamız gerektiğini nereden bileceğiz?
Cildi iyi tanımak gerekiyor. Özellikle Doktor ve eczacı tavsiyesiyle alınan ürünlerde mükemmele yakın sonuç elde ediyoruz.
Ürünü seçerken nelere dikkat etmek lazım? Eczanede satılanlar daha mı faydalı?
İçeriği, etkisi, ambalajı ve alındığı yer çok önemli. Eczaneler, ürün seçiminde Türkiye’de en etkin satış noktaları. Eczanedekileri diğer kozmetiklerden ayıran özellik, içeriklerinin yoğun ve etkili maddelerden oluşması.
Yanlış ürün kullanımı nelere sebep olur?
Alerjiye ve kalıcı cilt lekelerine sebep olur. Özellikle cilt ürünlerinin kullanımında bir dermotoloğa, eczacıya ya da Cilt Bakımı uzmanına danışılabilir.
Her pahalı ürün iyi midir? Ucuz ama etkili ürünler nasıl fark edilir?
Pahalı ürünlerin iyi olduğunu söylemek doğru değil. Çok pahalı olup da içeriğinde havyar oranı bilinmeyen veya yüzde iki oranında havyarlı ürünler satılıyor. Ingrid Millet markasında ise yüzde 42 havyar içeren ürünler var. İkisini birbirinden ayırt etmek lazım. Ayrıca ürün alırken etkili olmasını istiyorsak biraz bedel ödemek gerekiyor.
Havyarın faydaları nelerdir?
Havyar bildiğimiz balık yumurtasıdır aslında. İçinde bir canlıyı oluşturabilme potansiyeli taşır. Fosfolipid ve protein oranı yüksektir. Fosfolipid cildin nem almasını, protein ise cildin sıkılaşmasını ve elastikiyet kazanmasını sağlar. Havyarın canlandırıcı etkisi var. Cilt bileşenlerine yakın, prestijli bir ürün, sekiz aminoasit içeriyor. İçeriğinde havyar olan her ürün aynı değil maalesef. Buna çok dikkat etmek lazım. İçinde havyar olduğu söylenen çoğu ürün, aslında sadece yüzde 23 oranında havyar içeriyor. Havyarın kalitesi de önemli.
Beslenmenin de cilt bakımı açısından önemi var mı? Ürünü kullanırken havyar yesek olur mu?
(Gülüyoruz.) Fazla kalorili. Az yemekte fayda var. Beslenme, insan hayatının en önemli noktalarından biridir. Anne karnında başlar ve hayatımızın sonuna kadar farklılık gösterir. Beslenmenin Yaşam fonksiyonlarımızda olduğu gibi cildimiz için de önemi büyük. Yaşam şeklimizin düzeni, Stres, Sigara, alkol, ilaçlar, fiziksel darbeler, yanlış ürün kullanımı ve çevresel faktörler cilt sorunlarını tetikliyor. Cilde yararlı besin takviyeleri almak ve bol su içmek çok önemli. Bunu bir yaşam şekli haline getirirsek, cildimizin kusursuz olmasını, yaşlanma belirtilerini de azalmasını sağlayabiliriz.
Ingrid Mıllet kimdir?
Ingrid Millet İran yolculuğunda havyarla tanışır ve Fransa’ya götürür. Yaptığı incelemelerde havyarın cilt yapısına uygun olduğunu fark eder ve ürünlerinde kullanmaya karar verir. Millet, 1964’te tüm ürünlerde havyar özünün kullanıldığı Ingrid Millet markasını kurdu. 1966 yılında da ilk Ingrid Millet enstitüsü açtı.

Ucuz ürün sürecek kadar zengin değiliz

Sarımsak kanamayı artırıyor

Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Esin Şenol, bağışıklık sisteminin, “vücudu, saldıran tüm yabancılardan korumak için programlanmış bir Bilgisayar sistemi gibi çalıştığını” söyledi.Bağışıklık sisteminin kuvvetli olması için “fazla güçlü kılınmasının hedeflenmediğine” dikkati çeken Şenol, “Çünkü, bağışıklık sisteminin fazlaca uyarılması ve çalışması, kişinin kendi hücreleri ya da dokuları ile ihtilafı anlamını taşımaktadır ve günümüzde artan Alerji ile eklem iltihaplarının nedeni olmaktadır. Arzulanan ise bağışıklık sisteminin yeterli ve zamanında çalışmasıdır” diye konuştu.Şenol, sürekli ya da yoğun Stres, hava kirliliği, kimyasal atıklara maruz kalmak, sigara, uykusuzluk ve fazla alkol alımının bağışıklık sistemini olumsuz etkilediğini dile getirerek, “Yaşlılık bağışıklık sisteminin de yaşlandığı, enfeksiyonlar ve kanser riskinin arttığı bir süreçtir. Stressiz Yaşam, düzenli uyku ve beslenme, düzenli hafif-orta düzeyde egzersiz, temiz çevre, kirlenmemiş su-gıda tüketimi bağışıklık sisteminin düzenli ve etkin çalışmasında önemlidir” dedi.İyi Beslenme ve demir, çinko, bakır, selenyum, vitamin A, B6, C ve E gibi vitamin ve minerallerin bağışıklık sisteminin yapı taşlarını oluşturduğunu anlatan Şenol, şunları kaydetti:“Ancak bu vitamin ve mineralleri almanın en iyi yolu dengeli beslenmedir. Son yıllarda tüm dünyada vitamin, bitkisel ürünler ve minerallerin, ilaç halinde kullanımına yaygın bir eğilim bulunmaktadır. Bunların ilaç halinde destek olarak kullanılmasının bağışıklık sistemini güçlendirici etkilerini kanıtlayan Bilimsel veri yoktur.C vitaminin olumlu etkisi olabileceğini bildiren çalışmalar olmakla birlikte, uzun süreli ve üç gramdan fazla yüksek doz kullanımı, ishal, mide rahatsızlıkları gibi olumsuz yan etkilere neden olabilmektedir.Yaşlılar, ciddi beslenme sorunları olanlar, Sigara ve fazla alkol alanlar, gebelik ve emzirme dönemleri, beslenme yetersizliği ya da artan beslenme gereksinimi nedeniyle vitamin E, çinko ve selenyum gibi vitamin ile mineral desteklerinin yararlı olabileceği özel durumlardır.”BİTKİSEL ÜRÜNLERŞenol, bitkisel ürünlerin doğal olmasının zararsız oldukları anlamına gelmediğine dikkati çekerek, “İki aydan uzun süreli ve fazla miktarda kullanımları sonucunda, ağır alerji, kullanılan diğer ilaçlarla birlikte böbrek, karaciğer hasarları, merkezi sinir sistemine olumsuz etkiler gibi pek çok zarara yol açabilmektedirler. Özellikle, ameliyat öncesi dönemlerde sarımsağın fazla tüketilmesi kanamayı artırmaktadır” uyarısında bulundu.Sarımsağın içinde yüksek oranda sülfür içeren bileşikler bulunduğunu anlatan Şenal, “Tiyosülfonat denilen bu bileşikler allisin içeriyor. Allisin ise kanı sulandırıcı etki gösteriyor. Bu nedenle özellikle kanama eğilimi yaratan aspirin ve benzeri ilaçlarla ve ameliyat öncesi dönemlerde alınmaması gerekiyor. Ameliyat sonrasında ameliyat bölgesinde kanama olan hasta bildirimleri bulunmaktadır ve bunlar bilimsel düzeyde kanıtla teyit edilmiştir” diye konuştu.“UZUN SÜRELİ, NEFESSİZ BIRAKAN Egzersiz DE ZARARLI”İlaç yapımında bitkilerin kullanıldığını ve zararsız olduğu kanıtlandıktan sonra piyasaya sürüldüğünü anlatan Şenol, bitkisel ürünlerin ise analitik çalışmalardan geçmediği için zararlı olabileceğinin unutulmaması gerektiğini bildirdi.Şenol, tavuk suyuna çorbadan, fazla sarımsak ya da baharat tüketimi ve bitki çaylarına kadar ev tipi reçetelerin fazladan zararı olmadığının bilindiğini, ancak bağışıklık sistemini güçlendirdiklerinin ya da hastalık bulgularını azalttığının da kanıtlanmadığını vurguladı.Hafif ve orta düzeyde egzersizin, genel direnci olumlu etkilediğini ifade eden Şenol, özellikle aç karnına ve 90 dakikayı geçen uzun süreli ve nefessiz bırakan egzersizlerin de bağışıklık sistemine olumsuz etkisi olduğunu kaydetti. Şenol, “Özellikle eklem ve kas ağrıları varken ve ateş 380 dereceden yüksekken egzersiz yapmak hastalık bulgularını çok ciddileştirebilir” dedi.Hastalıkların arttığı kış aylarında el yıkama, temiz Gıda ve su tüketimi, aşılanma, hasta kişilerden olabildiğince uzak durma, iyi uyku, yeterli sıvı alımının direnci yüksek tutacak kuralların başında geldiğini ifade eden Şenol, antibiyotiklerin sık ve gereksiz kullanılmasının da hem vücuda yararlı bakterileri yok ettiğini söyledi.
Sarımsak kanamayı artırıyor

Wednesday, December 23, 2009

Kanserden korunmak için günde 5 porsiyon meyve tüketin


Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Tıbbi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. İsmail Çelik, kanserden korunmak için günde 5 porsiyon yemek tüketilmesini önerdi.

Antalya’da düzenlenen 3. Prevantif Onkoloji Sempozyumu’nda kanserden korunmayla ilgili konular masaya yatırıldı.

Sempozyum Başkanı Prof. Dr. İsmail Çelik, yaptığı açıklamada, kanserden korunmak için sigaradan da uzak durulması gerektiğini bildirdi.

Kanserden korunmada çeşitli Beslenme şekilleri önerildiğini, ancak bunların çoğunun bilgi kirliliği oluşturduğunu söyleyen Prof. Dr Çelik, şöyle devam etti: "Kanserden korunmak için tek ve geçerli beslenme önerisi, günde en az 5 porsiyon meyve ve sebze içeren yiyecekler tüketin. Düşük yağlı, lifçe yüksek besinler tercih edin. Kırmızı et, haftada birden fazla yenmemeli. Bu öneriye bir kelime eklemek ya da çıkarmak doğru değildir."
-VİTAMİN TAKVİYELİ KAPSÜLLERİN ETKİSİ-
Prof. Dr. Çelik, vitamin hapları ile ilgili olarak da Vitamin takviyesi ve kapsüllerinin kanserden koruma etkisi olmadığını belirterek şöyle dedi: "Aksine bunların kanseri tetiklediğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Havuçta da bulunan beta-karoten maddesinin fazla alınması, Sigara bağımlılarında akciğer kanseri riskini artırabilmektedir. Yapılan bir araştırmada, sigara içenlere beta-karoten tableti verildiğinde, ölüm oranlarının arttığı belirlenmiştir.

Bu havucun tüketilmemesi anlamı taşımaz, aksine sigara içenlerin sigarayı bırakmaları daha yaşamsaldır. Havuç günlük Gıda alımı içinde taze olarak yenilebilir ve böyle tüketildiğinde kanserden koruyucudur."
-KANSERLE MÜCADELE-
Türkiye’de her gün ortalama 350 kişinin öldüğü kanserin önlenmesi amacıyla halkın doğru sandığı bilgilerin aslında yanlış olduğunu söyleyen Prof. Dr. Çelik, şu değerlendirmede bulundu: "Mesela soyanın içindeki kadınlık hormonu olan östrojene benzer maddeler, yüksek dozda alındığında meme ve rahim kanserine yol açabilir. Ayrıca ceviz, fındık, fıstık gibi zararsız olduğu ve kolesterol içermediği söylenen yağlı gıdalar çok miktarda alınması halinde şişmanlatır. Bu da kansere olumsuz etki yapar. Domates, brokoli ve lahana gibi gıdaların yüksek miktarlarda tüketilmesinin kanserden koruduğuna dair veriler yeterli değildir. Aspartam ve sakarin gibi yapay tatlandırıcıların kansere neden olduğu bilgisi ispatlanmamıştır.

Kahve tüketiminin kansere neden olduğu ve yeşil çayın kanserden koruduğuna dair Bilimsel bir bulgu yoktur" (
Kanserden korunmak için günde 5 porsiyon meyve tüketin

Günde 5 porsiyon meyve tüketin


Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Tıbbi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. İsmail Çelik, kanserden korunmak için günde 5 porsiyon meyve tüketilmesini önerdi.
Antalya’da düzenlenen 3. Prevantif Onkoloji Sempozyumu’nda kanserden korunmayla ilgili konular masaya yatırıldı.
Sempozyum Başkanı Prof. Dr. İsmail Çelik, yaptığı açıklamada, kanserden korunmak için sigaradan da uzak durulması gerektiğini bildirdi.
Kanserden korunmada çeşitli Beslenme şekilleri önerildiğini, ancak bunların çoğunun bilgi kirliliği oluşturduğunu söyleyen Prof. Dr Çelik, şöyle devam etti: "Kanserden korunmak için tek ve geçerli beslenme önerisi, günde en az 5 porsiyon meyve ve sebze içeren yiyecekler tüketin. Düşük yağlı, lifçe yüksek besinler tercih edin. Kırmızı et, haftada birden fazla yenmemeli. Bu öneriye bir kelime eklemek ya da çıkarmak doğru değildir."
-VİTAMİN TAKVİYELİ KAPSÜLLERİN ETKİSİ-
Prof. Dr. Çelik, vitamin hapları ile ilgili olarak da Vitamin takviyesi ve kapsüllerinin kanserden koruma etkisi olmadığını belirterek şöyle dedi: "Aksine bunların kanseri tetiklediğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Havuçta da bulunan beta-karoten maddesinin fazla alınması, Sigara bağımlılarında akciğer kanseri riskini artırabilmektedir. Yapılan bir araştırmada, sigara içenlere beta-karoten tableti verildiğinde, ölüm oranlarının arttığı belirlenmiştir.
Bu havucun tüketilmemesi anlamı taşımaz, aksine sigara içenlerin sigarayı bırakmaları daha yaşamsaldır. Havuç günlük Gıda alımı içinde taze olarak yenilebilir ve böyle tüketildiğinde kanserden koruyucudur."
-KANSERLE MÜCADELE-
Türkiye’de her gün ortalama 350 kişinin öldüğü kanserin önlenmesi amacıyla halkın doğru sandığı bilgilerin aslında yanlış olduğunu söyleyen Prof. Dr. Çelik, şu değerlendirmede bulundu: "Mesela soyanın içindeki kadınlık hormonu olan östrojene benzer maddeler, yüksek dozda alındığında meme ve rahim kanserine yol açabilir. Ayrıca ceviz, fındık, fıstık gibi zararsız olduğu ve kolesterol içermediği söylenen yağlı gıdalar çok miktarda alınması halinde şişmanlatır. Bu da kansere olumsuz etki yapar. Domates, brokoli ve lahana gibi gıdaların yüksek miktarlarda tüketilmesinin kanserden koruduğuna dair veriler yeterli değildir. Aspartam ve sakarin gibi yapay tatlandırıcıların kansere neden olduğu bilgisi ispatlanmamıştır.
Kahve tüketiminin kansere neden olduğu ve yeşil çayın kanserden koruduğuna dair Bilimsel bir bulgu yoktur" (
Günde 5 porsiyon meyve tüketin

Güne ısırgan otu çayıyla başlayın

Genetik yapı, yaş, hava kirliliği, Beslenme şekli, Stres, alkol ve Sigara tüketimi gibi birçok etken cilt sağlığımızda önemli bir rol oynuyor. Beslenme ve Diyet uzmanı Aylin Yılmaz, cildimize iyi bakmamız gerektiğini söyleyerek uyarılarda bulundu:

Günde en az sekiz bardak su için.

Öğünlerinizde lif oranı yüksek gıdalara yer vermeye çalışın.

Her gün antioksidan yönünden zengin yiyecekler tüketin.

Sabah uyandığınızda limonlu su veya ısırgan otu çayı için.

Su dengesini bozan aşırı kafein ve alkolden uzak durun.

Tuz tüketimini azaltın.
Güne ısırgan otu çayıyla başlayın

Dudak çevresindeki kırışıklıkların çaresi var mı?

* Ben 50 yaşında bir kadınım. Dudak çevremde ciddi kırışıklıklar oldu. Bu kırışıklıklardan en kolay nasıl kurtulabilirim? Z.G./İstanbul

Yapılan son çalışmalar, dudak çevresi kırışıklıklarının özellikle kadınları etkilediğini gösteriyor. Dudak çevresindeki kasların yapısı nedeniyle kırışıklar daha da derin olabiliyor. Sigara kullanımı, sağlıksız Beslenme ve hareketsiz bir Yaşam tarzı olan kadınlarda, bu durum daha da ön plana çıkıyor.



Kimyasal Peeling

Dudak çevresi kırışıklıkları için dolgu, kimyasal peeling ya da lazer gibi medikal estetik yöntemlerinden faydalanabilirsiniz.

Kırışıklığın ciddiyetine göre daha derin işlemler de gerekebilir. Ancak oluşan kırışıklığın giderilmesi için size en uygun öneriyi, konunun uzmanı yapacaktır.

Kırışıklığın derinleşmemesi için kişisel önlemler de alabilirsiniz. Sigarayı bırakmanız, antioksidan içeren beslenme planı yapmanız ve egzersizle kan dolaşımınızı hızlandırmanız şarttır. Yüksek koruyuculu güneş koruma kremi kullanmanız ve cildinizi nemlendirmeniz de önemlidir.



Kansere karşı ıspanak yiyin!

* Çağın hastalığı olarak adlandırılan kalın bağırsak kanserinden çok korkuyorum. Bu hastalığa yakalanmamak için neler yapmalıyım? Ş.T./Manisa

Kalın bağırsak kanserden korunmak için özelikle yüksek lifli, düşük yağlı bir beslenme planı öneriliyor.



Ceviz yararlı!

Geçtiğimiz günlerde Amerikan Kanser araştırma Birliği tarafından düzenlenen bir konferansta, Omega 3 ve selenyumdan zengin bir beslenme planının, kalın bağırsak kanseri riskini yüzde 40 azalttığı konuşuldu. Siz de Omega 3 zengini balık ürünlerini, özellikle derin ve soğuk sularda yaşayan balıkları beslenmenize dahil edebilirsiniz. Bunun yanında keten tohumu, Brüksel lahanası, soya fasulyesi, ıspanak ve ceviz de iyi birer Omega 3 kaynağıdır. Selenyumdan zengin bir toprakta yetişen tahıl ürünlerini de unutmayın!



Kilo kaybına dikkat!

20 yıl boyunca yaklaşık 700 hastayı takip eden bir çalışma, egzersizin bu hastalığa yakalanma ve ölme riskini de azalttığını gösterdi. Ancak bağırsak alışkanlıklarınızda ishal veya kabızlık gibi geçmeyen bir değişim varsa, kanama, gaz veya ağrı yaşıyorsanız, sürekli yorgunsanız ve kilo kaybettiğinizi fark ediyorsanız mutlaka bir uzmana başvurun. Akrabalarınıza da dikkat edin!



Ev bitkileri ömrü uzatıyor!

* Gazetede okuduğum bir haberde kanserden korunmanın yolları arasında evde bitki yetiştirmek geçiyordu. Bu doğru mu? Hangi bitkileri önerirsiniz? D.S./Ankara

Dünya Sağlık Örgütü, ev-ofis gibi kapalı mekanların sağlık için çok önemli olduğunu belirtiyor. Gerçekten de her gün sürekli olarak vakit geçirdiğiniz mekanların sağlığa uygun olması astımdan kansere, üreme hastalıklarından nörolojik sorunlara kadar bir Dizi problemi önlüyor. Bu fikirden yola çıkarak Amerika'daki Georgia Üniversitesi uzmanları, bazı bitki tiplerinin mekanlardaki havayı ve zararlı bazı Organik maddeleri temizlediğini gösterdi. Özellikle kırmızı sarmaşık, mum çiçeği, İngiliz sarmaşığı, telgraf çiçeği ve kuşkonmaz otu, bu koruyucu etkinin çok olduğu bitkiler arasında sayılıyor. Siz de yeni yılda evinizin havasını değiştirecek bir bitki satın alabilirsiniz.
Dudak çevresindeki kırışıklıkların çaresi var mı?

Cildinizin yaşlanma sürecini yavaşlatın

İSTANBUL -
Güneş ışınları, Beslenme alışkanlıkları, derinin dış fiziksel ve kimyasal uyarılara fazla maruz kalması, Sigara kullanımı, fazla alkol tüketimi yaşlılık belirtilerini artırıyor, bu etkilerden kaçınmak yaşlanmayı yavaşlatabiliyor.

En büyük organ olan derinin de diğer organlarla birlikte 20 yaşından itibaren yaşlanmaya başladığını söyleyen Amerikan Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Dr. Buket Pençe, yaşlanırken ciltte oluşan değişiklikleri, bu süreci yavaşlatmak ve etkilerini azaltmak için neler yapılması gerektiğini anlattı.Derinin üst tabakası yani epidermis incelir ve kırışıklıklara neden olur, derinin yaralanması kolaylaşır. Epidermisin en üst tabakasının yenilenmesi gecikir ve deri soluk bir renk alır. Derinin onarımı yavaşlar ve küçük yaralar bile geç iyileşmeye başlar. Deriden su kaybı kolaylaştığı için deri kurur ve kaşınır. Deriden giren kimyasal maddelerin atılımı gecikir ve kontakt dermatitler yani ekzemalar artar. DERİNİN BARİYER FONKSİYONLARI BOZULURBunun nedeni ise derinin bariyer fonksiyonunun bozulmasıdır. Derinin yaşlanmasıyla melanosit denen renk yapan hücreler azalır. Ultraviyoleye karşı koruyuculuğu azalır güneş lekeleri artar. Derinin bağ dokusu yani elastik ve kollagen liflerdeki bozukluk nedeniyle deri gevşeyerek sarkar, elastikiyeti azalır, mimik çizgileri oluşur, sertleşir ve pürüzlenir. Deride kalın, pürtüklü lekeler artar, alerjik reaksiyonlara neden olan mast hücreleri azaldığı için erken tip ilaç ve besin alerjileri azalır. Eller ve yüzde deri altı yağ dokusu azalırken, uyluklar ve karında artar. Bu da kadınlarda kalça, erkeklerde bel bölgesinin genişlemesine neden olur. Derinin direnç fonksiyonu bozulduğu için deri kanserleri artar. Ter bezleri azalır ve sıcak çarpması riski artar. Deride kılcal damarların görünümü ile kendiliğinden oluşan morluklarda artış görülür. Derinin ısı regülasyonu bozulur ve yaşlılar daha çok üşür. Yaş ilerledikçe yüzde gözenekler genişler ve siyah noktalar artar. Saçlar incelir, yavaş uzar, dökülür, beyazlaşır. Erkeklerde Saç Dökülmesi 20’li yaşlarda, kadınlarda ise menapozdan sonra başlar. Yaşla kadınlarda çenede istenmeyen kıllar oluşurken, erkeklerde kaş, burun içi, kulak kılları uzar. Tırnaklar incelir, yavaş uzar, kurur, matlaşır ve kolay kırılırlar.
Bütün bu değişikliklere engel olabilmek için ilk ve en önemli yapılacak şey güneşten korunmaktır. Çünkü ultraviyole ışınları, deride serbest radikal üretimini artırarak ve antioksidan savunma kapasitesini azaltarak foto yaşlanmaya neden olurlar.İkinci aşamada deri yaşlanmasına engel olmak ve tedavi etmek amacıyla beslenmeye dikkat edilmeli, yaşa göre vitaminler, alfa hidroksi asitler, bitkisel ürünler, biyolojik faktörler, serbest radikal yakalayıcılar, antioksidanlar, bazı hormonlar dıştan veya ağızdan kullanılmalı alkol ve sigara içilmemelidir.
KOZMETİK AÇIDAN ÖNEMLİ VİTAMİNLERVitamin A ve deriveleri: Retinoik asit, betakaroten ve retinol en sık kullanılanlardır. Bunların hem ağızdan alınmaları hem de kozmetiklerde kullanılması güneşe ve diğer tüm etkenlere bağlı deri yaşlanmasını geriye döndürebilir. Bu etkinin görülebilmesi için retinoik asit içeren kozmetiklerin en az 6 hafta kullanılması gerekir. Ancak deriyi tahriş edici etkisine dikkat edilmeli, geceleri kullanılması tercih edilmelidir.Vitamin E: Kuvvetli bir antioksidandır. Ultraviyole ışınlarından korur, nemlendiricidir, kızarıklık ve lekelenmeyi engeller. Topikal kullanıldığında alfa tokoferol olarak kırışıklıkları önler ve kollajen sentezini artırır.Vitamin C: Antioksidan ve leke açıcıdır, hücrelerde kollajen sentezini düzenler ve ultraviyole ışınlarından korur.Vitamin B: Vitamin B3 (Niasin) derinin su kaybını önler, deriyi nemlendirir ve antioksidandır. Provitamin B5 (Pantenol) ise nemlendiricidir ve saç bakım ürünlerinde yüzde 5 oranında kullanılabilmektedir.
Alfa Hidroksi Asitler: Meyve asitleri olarak bilinirler. En çok kullanılanlar glikolik asit ve kaltik asittir. yüzde 2 oranında nemlendirici etkisi olan glikolik asittir, yüzde 8 ile 12 oranında kollajen sentezini artırır, yüzde 70 oranında ise peeling yapar.
Bitkisel Ürünler: Ginkgo biloba ekstresi, soya fasulyesi, mercimek ve kırmızı şarapta bulunurlar. Serbest radikallerden ileri gelen yaşlanmayı geciktirebilir. Piyasada vitaminlerle birlikte yaşlanma karşıtı preparatlarda bulunur.
Polifenoller: Yeşil çayda bulunurlar. C ve E vitamininden daha kuvvetli serbest radikal tutucudurlar. Saç toniklerinde erkek tipi saç dökülmesine karşı da kullanılırlar.
Aloe vera jeli: Ultraviyoleden koruyucu, kızarıklık düzeltici, nemlendirici olarak yaşlanmayı geciktirmek amacıyla kullanılır.
Biyolojik Faktörler: Kallikrein: Domuz pankreasından elde edilir. Yara iyileşmesini hızlandırır ve kırışıklık oluşumuna engel olur. Plasenta Ekstreleri, insan veya hayvan kaynaklı olabilir, hücre yenilenmesini sağlar, derinin esnekliğini artırır.
Cildinizin yaşlanma sürecini yavaşlatın

Saturday, December 19, 2009

BESLENMEYLE GELEN GÜZELLİK

MARİE CLAİRE-DİLARA KOÇAK



20'li yaşlardan itibaren cildimiz yaşlanmaya, bedenimiz hırpalanmaya, hücrelerimiz yorulmaya başlar. Şehir yaşamı, yorgunluk, Stres, hava kirliliği, Sigara kullanımı, zararlı güneş ışınlan gibi olumsuz faktörler erken yaşlanma sürecini oluşturuyor. Cildinizde kırışıklık ve ince çizgiler yoğunlaşırken, gerginliğini kaybetmiş ton farklılıklarının göze çarptığı, nemsiz ve soluk bir görünüm yerine gergin, renkli ve Canlı bir cilt istiyorsanız, cildinizi hem içerden hem dışardan beslemenizi tavsiye ediyorum. Kremlerle dışarıdan yapılan desteğe ilave olarak, gıdalar ile içerden de destek yapmak daha doğru. Dışarıdan sağlıklı ve ölçülü beslenmeyen kişilerin Gıda destek kapsülleri kullanabilir. Cilt konusunda uzmanların açıklamaları cildin gençliğini uzun süre muhafaza edebilmesi için, cildin ve bedenin, içeriden de desteklenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.



Bedenimiz için gerekli vitamin, mineral ve antioksidanlar, sadece besinlerden sağlanabilir mi?



Serbest radikaller hücre hasarı yaratıp, yaşlanmayı tetikleyen önemli maddeler. Bunlar ile savaşan ve bedeni temizleyen maddeler ise antioksidanlar. Doğru ve bilinçli beslenerek, antioksidanları temin etmek mümkün. (Her gün beş ila yedi porsiyon sebze-meyve, haftada iki gün balık, her gün 10-15 badem veya fındık, dört beş fincan yeşil çay, yağsız yoğurt gibi). Ancak tüketilen sebze ve meyveler, yetiştiği toprağın cinsi, kullanılan gübre, hasattan sonra size ulaşana kadar geçen süre, siz tüketilmeden önce hangi şekilde pişirildiği gibi birçok ayrıntı, besinlerin içindeki bu faydalı maddelerin azalmasına sebep olabiliyor. Bazen de formda kalmak uğruna, düşük kalorili beslenenlerin ve hatalı Diyet yapanların bu önemli maddeleri yeteri kadar tüketemediğini görüyoruz. Bunun sonucunda ise cilt ve bedende erken yaşlanma süreciyle beraber, hastalıklara karşı da korunmasız kalınabilir.



Tek bir kapsül içerisinde antioksidan, vitamin ve mineraller bir arada bulunabilir mi?



Bu konuda yapılan çalışmaların sonucunda geliştirilmiş olan, cilt destek kapsülleri pek çok antioksidan, vitamin ve minerallerden oluşan güçlü bir kombinasyon olarak ortaya çıkıyor. Kapsüller, yaşlılık savaşçıları olan, likopen, izüm çekirdeği özü, çam kabuğu ekstresi, resveratrol, CO Enzim Q_10, alphalipolik asit, yeşil çay gibi son dönemin en gözde antioksidanlarının yanı sıra, beta karoten, E vitamini, C vitamini, B12 Vitamini gibi önemli vitaminleri de kapsıyor. Bunlara ilaveten metabolizma, saç ve tırnak sağlığı için önemli görevleri olan demir, krom, magnezyum, çinko mineralleri ise bu güçlü kapsüllerin içeriğinde yer alıyor. Cilt destek kapsülleri metabolizmayı yaşlandıran faktörlere karşı savaşan güçlü bir silah. Amacı birden fazla besin takviyesi ile metabolizmayı yormak yerine, içeriği zengin tek bir takviye ile hem cildi hem bedeni takviye etmek. Bu tip ürünler güçlü bir antioksidan özelliğinin yanı sıra, vitamin ve mineralleri de içermesi nedeniyle cilt sağlığının yanı sıra diyet yapanlar içinde iyi bir takviye olabilir.


BESLENMEYLE GELEN GÜZELLİK

Wednesday, December 16, 2009

Yanlış vitamin yarardan çok zarar getirir

İSTANBUL - Soğuk havalar ve Domuz Gribi salgını doğal beslenmeye, vücut dengemizi koruma ihtiyacına ve vitaminlere olan talebi artırdı. Oysa eczanelerden satın alınıp gelişigüzel kullanılan ya da internet sitelerinden sipariş edilen vitaminler yarardan çok zarar getirebiliyor. Vitaminlerin kesinlikle Doktor kontrolünde ve dozunda tüketilmesi gerektiğini söyleyen Memorial Ataşehir Tıp Merkezi Dahiliye Bölümü’nden Prof. Dr. Birsel Kavaklı, vitamin kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalara değindi.SAĞLIĞIN ANAHTARI: VİTA-AMİNEVitaminler, birçok fizyolojik olayda anahtar rol üstlenen moleküllerdir. Vitaminler insan vücudu tarafından sentezlenemedikleri için besinlerden sağlanması gerekmektedir. Vitaminlerin isimleri latincede hayat anlamına gelen ‘vita' ve nitrojen içeren anlamına gelen ‘amine' kelimelerinin kombinasyonundan türetilmiştir. Aslında günümüzde bilinen bütün vitaminler nitrojen içermez fakat ilk bulunan vitaminler içerdiği için isim bu şekilde kalmıştır. Sağlıklı bireylerde gıdalara ek olarak vitamin almaya gerek yoktur. Ancak vitamin ihtiyacını artıracak durumlar veya eksikliğinin saptandığı olgularda vitamin verilmesi gerekir.BİLİNÇSİZ VİTAMİN KULLANIMININ SAKINCALARIBilinçsiz vitamin kullanımı karaciğer bozukluğundan böbrek rahatsızlıklarına kadar pek çok hastalığa neden olabilir. Vitaminin doktor kontrolünde kullanılması gerekir. Kişinin kafasına göre ya da eş dost tavsiyesi ile vitamin alması kesinlikle yalnıştır. Mutlaka doktor önerisiyle alınmalıdır. Bilinçsizce tüketilen A vitamini karaciğer bozukluğuna, fazla C vitamini böbrek taşına ve mide rahatsızlıklarına, D vitamini intoksikasyona sebep olabilir.
ÇOÇUĞA D, Sigara İÇENE C, VEJETARYENE B12 Büyüme ve gelişme çağında, hamilelikte, ileri yaşlarda, kronik hastalığı olanlarda, alkolizmde eksikliği saptanan vitaminler kullanılmalıdır. Gerekli olan vitamin miktarı genellikle tavsiye edilen günlük miktar RDA olarak tanımlanmaktadır. Bu değerler ürünlerin etiket bilgilerinde yer almaktadır. Ama yine de ihtiyaç duyulan miktar kişiden kişiye farklılık gösterebilmektedir. Örneğin belirli hastalıklarda kişiye daha yüksek oranda vitamin tavsiye edilir; ayrıca ilaçlar vitaminlerin aktivitelerini engelleyebilmektedir. Belirli grupların özel vitaminlere daha fazla ihtiyacı vardır. Örneğin çocuklar (D vitamini), hamile bayanlar (folik asit), yaşlılar (D vitamini), sigara içenler (C vitamini), çok alkol tüketenler (B1 vitamini) veya vejeteryanlar (B12 vitamini) belirli vitaminlere daha fazla ihtiyaç duyarlar.
ANTİBİYOTİK TEDAVİSİNDE VİTAMİNGerekmedikçe vitamin kullanmak vücuda yarar yerine zarar getirecektir. Vitaminlerin bilinçli ve doğru kullanılması şarttır. Örneğin antibiyotik tedavisinde bağırsaktaki yararlı bakteriler de etkilenir. Buna bağlı olarak pamukçuk gibi mantar hastalıkları, ishal, hazımsızlık ve gaz şikayetleri ortaya çıkar. Bu nedenle antibiyotik tedavisinde özellikle B kompleks vitamini almak yararlıdır. SAĞLIĞIN ABC’SİNİ GELİŞİGÜZEL KULLANMAYINA, D, E, K ve C vitaminlerine ait zarar ve yan etkiler iyi bilinmektedir. A vitamini vücutta birikip karaciğer toksisitesine yol açar. A vitamini toksisitesi, onu bağlayan proteinlerin yok olması ve bu yüzden A vitamininin hücrelere hücum etmesiyle belirir. Bu genellikle vitaminlerin diyetten alınması durumunda ortaya çıkmaz; fakat kişinin takviye kullanması durumunda belirebilir. Belirtileri mide bulantısı, kusma, karın ağrısı, ishal ve kilo kaybıdır. Kas ve sinir sistemi de iştahsızlık, sinirlilik, yorgunluk, uykusuzluk, bitkinlik, baş ağrısı ve kaslarda zayıflık belirtileri göstererek etkilenir.
D vitamini uzun etkilidir ve birikir. D vitamininin fazlası kandaki kalsiyumun yüksek konsantrasyonda olmasına neden olur. Kalsiyum böbrek taşı oluşturabilir. Kandaki yüksek kalsiyum seviyesi ayrıca kan damarlarının sertleşmesine neden olur ki; özellikle bu da kalp ve akciğer arterleri için tehlikelidir ve ölümcül olabilir. D vitamini toksisitesinin ek belirtileri ise; iştahsızlık, baş ağrısı, zayıflık, halsizlik, aşırı susuzluk, sinirliliktir.
E vitamini ile zehirlenme çok fazla miktarda alınırsa olur; fakat A ve D vitaminlerinde olduğu gibi kolay olmaz. Belirtileri baş ağrısı, zayıflık, baş dönmesi, halsizlik ve görme bozukluklarıdır.
K vitamini zehirlenmesi sadece K vitamini için suda çözünen kaynakları tüketen insanlarda meydana gelir. Belirtileri ise kırmızı hücrelerin hemolizi, sarılık ve beyinde hasarlanmadır.
Tiaminin (B1)anormal bir şekilde çok alımı sinir sistemini etkiler. Güçsüzlük, baş ağrısı, alınganlık ve uyku bozukluğuna yol açar. Ayrıca taşikardi yapabilir.
Yüksek miktardaki niasin (B3) sinir sisteminde, kandaki glukoz ve yağda uyuşturucu etkisi yaratabilir. Kusma, dilin şişmesi, bayılma gibi belirtiler meydana gelebilir. Ilaveten, karaciğerin fonksiyonunu etkileyebilir ve düşük kan basıncına neden olabilir.
B6 vitamininin uzun süreli yüksek dozda alımı, kimi zaman geri dönüşümü olmayan sinir hasarlarına neden olur. Ayaklarda uyuşmayla başlar, sonra ellerde his kaybolabilir ve ağız uyuşabilir. Daha başka toksik semptomlar ise yürümede zorluk, bitkinlik ve baş ağrısıdır. Alımı azaltıldığı zaman bu semptomlar azalır; fakat her zaman tamamen kaybolmaz.
Folat’ın toksisite belirtileri ishal, uyku bozukluğu ve alınganlıktır. B12 vitaminiyle olan yakın ilişkisinden dolayı, folatın yüksek miktarı B12 vitamini eksikliğini kapatır. C vitamini toksisitesi kusma, karın krampları uyku bozukluklarıdır. Böbrek taşına da yol açabilir.
VİTAMİN KULLANIMI KANSERİ TETİKLER Mİ?ABD'de yapılan bir Bilimsel araştırmada aşırı vitamin kullanımınıyla ilerlemiş prostat kanseri arasında bağlantı olabileceği bildirildi. araştırma kapsamında 300 bin erkeğin Sağlık durumlarına ve Beslenme alışkanlıklarına bakıldı. Bunlardan üçte birinin, her gün çeşitli vitaminler aldıkları ve yüzde 5'inin aşırı vitamin tükettiği belirlendi. Araştırmanın başlamasından itibaren geçen 5 yıl içinde, 10 bin 241 erkeğe prostat kanseri teşhisi konuldu. Journal of the National Cancer Institute dergisinde yayınlanan araştırmada, aşırı miktarda vitamin kullananlarda öldürücü prostat kanserine yakalanma riskinin hiç kullanmayanlara oranla iki kat fazla olduğu sonucuna varıldı. Bununla birlikte araştırmacılar, vitamin kullanımıyla prostat kanserinin ilk safhası arasında ilişki bulamadılar. Araştırmacılar, yüksek dozda vitaminin tümör ortaya çıkana kadar etkisinin fazla olmadığı; ancak tümör oluştuktan sonra muhtemelen hızla büyümesine yol açtığı tahmiminde bulundular. Daha az kapsamlı benzer araştırmalarda da aynı sonuca varılmasına karşın, aşırı miktarda vitamin kullanımıyla prostat kanseri arasında kesin bir ilişki bulunduğunu kanıtlamak için başka araştırmalara ihtiyaç olduğu da vurgulandı.
Yanlış vitamin yarardan çok zarar getirir

Monday, December 14, 2009

Diyetler neden başarısız

Oysa her beden farklı. Herkes aynı nedenle kilo almıyor. Birinde kilo yapan bir sorun, diğerini etkilemiyor. Birinde hipotiroidi veya insülin direnci varken, diğerinde olmuyor. Biri kilo kazanımını tahrik eden ilaç kullanıyor, diğerinin sorunu depresyondan kaynaklanıyor. Ayrıca her diyetin her bedene uymayacağı konusu çoğu zaman ıskalanıyor. Daha da önemlisi kilolu olmak ve Diyet yapmak stresinin ruhsal etkileri gözden kaçırılıyor. Yetmedi! Sürecin ana belirleyicilerinden biri olan ruhsal uyum ısrarla ıskalanıyor. Beden bir kaloriölçer makine sayılıp konu mekanik bir sürece dönüştürülüyor. Fazla kilolu kişilerin diyet sözcüğünü daha duyar duymaz ürpermesi ve “kibrit kutusu beyaz peynir” düzeninden nefret etmesinin nedeni de bu yanlışlarda gizli olmalı.Kısacası kilo probleminin arkasında gizlenen ruhsal, bedensel (metabolik, hormonal), Genetik problemler, çevre, aile, iş, arkadaş, ev, eş faktörleri gibi etkiler dikkate alınmadığı sürece bu sorunu sadece diyet listeleriyle çözmeye kalkmak yenilgiyi daha yolun başında kabullenmek anlamına geliyor. Bir başka nokta da bu sözcüğün mahrumiyet durumuyla eş tutulması, bu yaklaşımın yeteri kadar anlaşılamamış ve aşılamamış olması. Diyet yaparken göz yumulan mahrumiyetin acısı, Program bitince hatta bazen program sürerken fazlasıyla çıkarılıyor. Son nokta: Kilo sorununun çözümünde diyet listeleri muhakkak ki önemli ama tek başına yapıldıkları, kişiye göre planlanmadıkları zaman arka planda yatan neden çözülmediği için pek işe yaramıyorlar.

Bellek sorunu mu, dalgınlık mı

Alzheimer hastalığının popüler hale gelmesi bellek kaybına karşı ilgiyi artırdı. Bu durum bazen çok fazla abartılabiliyor. Ben kendi adıma her gün birkaç hastamın gereksiz yere bellek kaybından endişelendiğini görüp üzülüyorum. Özellikle son zamanlarda insanların bellekleriyle ilgili bazı sorunlar yaşadıkları doğru ama problem belleğin zayıflamasından değil, bilgi kaydının yeteri kadar iyi tutulamamasından ya da beyinlerimizi gereğinden çok yüklememizden kaynaklanıyor. Bir bilgiyi hatırlayabilmenin (bir ismi, telefon numarasını, deyimi, hatırayı, fıkrayı yeniden belleğin ön tarafına çıkarabilmenin) yolu o bilginin sağlıklı bir şekilde kaydedilip saklanmasıyla yakından ilişkili. O bilgi kaydedilirken başka bilgilerle karıştırılmışsa çoğu zaman kaydettiğinizi zanneder, aldanırsınız. Bu özellikle yapısal ya da sorunsal nedenlerle (bazı ilaçlar, Depresyon gibi) dalgınlık problemi yaşayanlarda sık görülen bir arıza. Dalgın insanların çoğu bilgileri doğru dürüst kaydetmeyi beceremediklerinden onları hatırlamakta zorluk çeker ve bu durumun bellek kaybından kaynaklandığını düşünüp boş yere üzülürler. Çoğu şeyi aynı anda yapmaya çalışan, sıkışık ve stresli zamanlarda birçok bilgiyi birlikte kullanmak zorunda kalan, yani bir koltukta dört karpuz taşımayı marifet sayanlarda da bazı bilgiler ya yeterince kaydedilemiyor ya da geri çağırılırken gereği kadar hatırlanamıyor. Yani beyni çok işlemci bir Bilgisayar gibi kullanmak da bellek açısından doğru bir alışkanlık gibi görünmüyor.

Kanserden ölümler artıyor mu

Değişik doku ve organ kanserlerine eskisinden daha sık rastlandığı doğru. Özellikle gelişmiş ülkelerde kansere yakalanma ihtimalinin arttığını gösteren epidemiyolojik bulgular var. Bu bilgi en azından bazı kanserler için tartışılmaz gibi görünüyor. İstatistiksel verileri son derece güvenli olan Amerika’da 1900 yılında yüzde 3 olan kanserden ölüm oranı, 2000’de yüzde 24’e çıkmış (Prof. Dr. Ahmet Aydın/Taş Devri Diyeti/Hayy Kitap/2009). Artış prostat kanseri, Meme Kanseri gibi kanserlerde daha belirgin. Bazı kanserlerin sıklığındaysa azalma var. Mesela kolon kanseri sıklığının Beslenme hataları azaldıkça düştüğü, akciğer kanseri sıklığının sigarayla mücadele eden ülkelerde azaldığını gösteren birçok çalışma yayınlandı. Bizim ülkemize gelince... Kanser sorunu bizde hızla büyüyor. Sigara tüketimimizin fazlalığı, besin güvenliğimizin sınırlı olması, çevre kirliliğinin hızla artması bu durumun en önemli nedenleri.

Likopen gerçekten işe yarıyor mu

Fazladan kazandığınız her bir gram likopenin daha az kalp krizi, meme kanseri, cilt kanseri anlamına geldiği doğru. Likopen diğer adıyla “kırmızı mucize” özellikle domates, karpuz, pembe greyfurt ve kayısıda bulunan doğal bir besin unsuru. Karetenoid yapısındaki bu maddenin antioksidan gücünün çok yüksek olduğu birçok kez kanıtlandı. Taze domatesle de kazanılabiliyor ama domates biraz ısıtılıp azıcık örselenirse içindeki likopeni vücut daha kolay emiyor. Keza yağda eriyen bir madde olduğu için yağlı besinlerle birlikte alındığında faydası daha da artıyor. Yani ateşte hafifçe ısıtılmış domatesin üzerinde birazcık zeytinyağı gezdirmek, salatalara daha çok domates (taze veya kuru) eklemek, domates çorbası, salça, ketçap gibi ürünleri daha çok kullanmak Sağlık yönünden son derece akıllı seçimler. Likopenin yalnız kanser ve damar sertliğinden korunmaya değil, cilt yaşlanmasını geciktirme ve hafifletmeye de yardımcı olabileceğini yeniden hatırlatalım. Peki, bu maddeden daha çok yararlanmak için likopen kapsüllerini para verip almalı, zahmete girip yutmalı mıyız? Destek olarak likopen kapsüllerini almanın faydalı olduğunu gösteren güvenilir bir çalışma yok. En iyisi daha çok domates, domates ürünü yemek veya domates suyu içmek. Bu arada yaz gelince karpuzu, bugünlerde de pembe greyfurdu ihmal etmeyin.

PSA’yı düşürmek prostat kanseri riskini azaltır

Prostat büyümesi neredeyse her erkeğin değişmez kaderi, prostat kanseriyse erkek yaşlanmasının tatsız konularından biri. Her yıl çok sayıda erkek bu hastalığa yakalanıyor. PSA testi hastalığın erken teşhisinde ve ameliyat sonrasındaki nükslerin takibinde kullanılan bir tarama yöntemi. Prostat bezine spesifik bir antijenin kanda yükselmesi prostat kanseri lehine bir bulgu. Bununla birlikte PSA, prostat bezi iltihaplarında da yükselebiliyor. Bu nedenle ürologlar çoğu zaman kanser lehine başka bir bulgu yoksa 2-3 haftalık antibiyotik tedavisiyle muhtemel bir prostat iltihabını baskılayarak PSA’da düşme olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Antibiyotikten sonra PSA’nız düşmezse bu iyi Haber kabul ediliyor ve sorunun prostat bezinin iltihaplanmasından (prostatit) kaynaklandığı düşünülüyor. Ama PSA’yı düşürmenin kanser olasılığını azaltma gibi bir anlamı ya da faydası yok. Yıllık sağlık taramalarınızda PSA seviyelerinize baktırmayı unutmayın. Değer normal aralıktan yüksek çıkarsa özellikle yaşınız ellilerin üzerindeyse üroloğunuzla bu bilgiyi paylaşın.

Glukozaminin romatizma tedavisinde ciddi bir faydası var mı

Glikozamin ve kondroidin ihtiva eden destekler eskiye oranla daha sık kullanılıyor. Önceleri yalnızca tamamlayıcı tıbba inananların tavsiye ettiği bu destekleri şimdilerde dahiliye, ortopedi, hatta romatoloji uzmanlarının reçetelerinde de görmek mümkün. Doğal desteklere inanmış biri olarak bu gelişme beni memnun ediyor. Glikozamin ve kondroidinin özellikle eklem kıkırdağının kendisini yenilemesi ve güçlendirmesine destek olduğunu gösteren çalışmalar var. Bu çalışmaların henüz tatmin edici düzeyde olmadığını da itiraf etmek lazım. Bu maddelerin yaygın olarak kullanılmasının nedeni kullananların fayda gördüklerini söylemeleri. Benim kanaatim de kaliteli bir glikozamin kondroidin desteğinin eklem sorunlarının çözümünde hastalara yardımcı olabildiği yönünde. Burada önemli nokta yine kaliteli ürün kullanmak. Kaliteli ürün, bir besin desteğinin ilaç üretimi standartlarında üretilmesi anlamına geliyor. Ürün kalitesi arttıkça biyolojik yarar artıyor, yan etkiler azalıyor. Glikozamini kabuklu deniz hayvanlarına alerjisi olanlar kullanmamalı. Kan şekerini yükseltebileceği bilindiğinden şeker hastaları ya hiç kullanmamalı ya da dikkatli olmalı. Mide ve bağırsak sorunlarına yol açabileceği de unutulmamalı. Kullanım süreci 2-2.5 ay ile sınırlandırılmalı, 15-30 günlük aralar vermek unutulmamalı. Glukozaminin herhangi bir romatizmal hastalıkta tedaviyi tek başına başarması olanaksız. Daha çok diğer tedavilere destek ya da geçici bir çözüm olarak kullanılmalı.


Diyetler neden başarısız

Damar sertliğine beslenme önlemi

İSTANBUL - Damar sertliğine, dolayısı ile kalp krizine karşı önlem almanın yolu da doğru beslenmekten geçiyor. Memorial Hastanesi Dahiliye Bölüm Koordinatörü Prof. Dr. Yavuz Baykal, damar sertliğinin önlenmesinde yardımcı besinler ve dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi, önerilerde bulundu.
Damarlarımız elastik bir yapıda olduğundan dolaşan kanın değişen hacmine karşılık kan basıncının değişiklik göstermesine müsaade etmez. Zamanla ortaya çıkan damar sertliği kalp krizi, beyin damar tıkanması, beyin kanaması ve ayak kangrenleri olgularının en önemli nedenidir. Damar sertliği klinik tablo olarak ortaya çıktığı ana kadar, genellikle özgün bir belirti vermeyen bir hastalıktır. Normal şartlarda esnek olan atar-damar duvarları, damardan geçen kan miktarına göre genişler ya da daralır. Atardamarlar bu özellikleriyle dolaşımdaki kan miktarını düzenlerler. Damar sertliğinde damar duvarındaki esnek yapılar çok sert doku ile kaplanır ve esneklik yok olur. Damar duvarı sertleşmesini, duvardan damar içine doğru büyüyen yapıların oluşumlar (aterom plakları) izler. Bu plaklarının gelişimi sonucu damar boşluğunun çapı daralır ve geçen kan miktarı azalır. Damar sertliği damarlarda hassas plakların oluşmasına neden olur ve bu hassas plaklar yırtılarak kalp krizine yol açarlar.
Beslenme şekli özellikle bazı hormonlar üzerinden etki ederek damar hücre çoğalması, oksidan-antioksidan dengesi, kolesterol metabolizması ve pıhtılaşma sistemi üzerinden bu plaklar üzerine etkili olmaktadır.
KOLESTEROLÜ KONTROL ALTINDA TUTUNKolesterol bu plakların önemli yapı taşlarından biri olup, zararlı (LDL ve VLDL kolesterol, trigliserid) ve faydalı (HDL) kolesterol olarak tanımlanmakta. Zararlı kolesterol göbek çevresinin arttığı ve insülin dirençli kişilerde daha yüksektir. Ailevi hiperkolesterolemi kalp krizi vakalarının yüzde 5’ den daha azından sorumludur. Buna karşılık gen-çevre ilişkisine bağlı kolesterol yüksekliği kalp krizi için en güçlü riski oluşturmaktadır. Kolesterol düzeylerinin 240’ın üzerinde olması, kolesterol düzeyi 180 olanlara göre kalp krizi riskini 2 kat artırmaktadır. Dolayısıyla kolesterol düzeyini benzer oranlarda azaltmak kalp riskini de benzer oranlarda azaltacaktır.
Şişmanlık kanda insülin düzeyini yükseltir ve insülin direncine neden olur ve bu durum kanda VLDL kolesterol düzeylerinin artmasına neden olur. Kolesterol yapımıyla kolesterol yıkımı arasındaki denge; diyet, hormonlar ve egsersize bağlı olarak değişkenlik göstermektedir.
YAĞ TERCİHİ ÖNEMLİ Günlük besinlerimizdeki yağlar farklı yağ asitlerinin bileşimlerinde oluşur. Doymuş yağ asitlerinden olan Hindistan cevizi yağı en fazla damar sertliğine yol açan yağdır. Mısırözü yağı, ayçiçeği yağı ve soya yağı büyük miktarlarda linoleik asit içerir ve daha az damar sertliği yapıcı özellik gösterirler. Linoleik asit çöpçü hücreler (monositler) üzerindeki etkilerine bağlı olarak damar sertliğinde rol oynar. Linoleik asit metabolitleri CD36 adlı hücre çöpçü reseptörünü uyarır ve bu durum damar sertliğini uyarıcı etki gösterir. Şişmanlık kolesterol ve trigliserid düzeyinin artmasına neden olur ve bu durum kanda VLDL kolesterol düzeyinin artmasına yol açar.
Diyet uygulamaları kolesterol düzeyinde yüzde 5-10 azalmaya neden olurken, ilaç tedavileri kolesterol düzeylerinde yüzde 50 kadar varan azalmalara neden olmaktadırlar. Yüksek yağlı diyetler ve saf şekerler kandaki kolesterol ve trigliserid düzeyinin yükselmesine neden olurlar ki; bu durum genellikle artmış kan insülin düzeyine bağlıdır.
FOLİK ASİT, B6 ve B12 ÖNLEMEDE YARDIMCIDiyetteki folat yetersizliği ve kalıtsal folat metabolizmasındaki değişiklikler kanda homosisteinin artmasına neden olarak damar sertliğinin oluşmasına zemin hazırlar. Dolayısıyla folik asit, B6 ve B12 vitaminlerinin yeterli miktarlarda alınması damar sertliğinin önlenmesi açısından önemlidir.
DIŞARIDAN DEĞİL, MEYVE-SEBZEDEN ANTİOKSİDANKalp damar hastalığı riskini azalttığı belirtilen ve günümüzde çok popüler olan çeşitli besin maddeleri vardır. Antioksidan vitaminler ve selenyum gibi antioksidan özellikteki maddelerin kalp damar hastalığını önleme açısından pek yararı yoktur. Gözlemler, antioksidan desteğin damar sertliği riskini azalttığını gösteriyorsa da, bu durum klinik çalışmalarla kanıtlanmış değildir. Destek amaçlı antioksidan destek ürünlerinin dışarıdan alınması önerilmese de; antioksidan özellikteki besinlerin, özellikle meyve ve sebzelerin alınması faydalı olabilir. Hali hazırda folik asit ve diğer B grubu vitaminlerin damar hastalığı riskini azalttığını kanıtlayan bilgiler de yetersizdir. Folik asit, B6 ve B12 vitaminleri kan homosistein düzeyini düşürürse de, tedavide klinik olarak beklenen sonuçlar alınamamıştır. Flavonoitler meyve ve sebzelerde bulunan ve damar sertliği riskini azalttığı düşünülen bir grup maddeler olup bunların etkileri de tam anlamıyla belirsizdir.
KALP DAMAR HASTALIKLARINDAN KORUNMA ÖNERİLERİSağlıklı bir Diyet sürdürmek, sağlıklı vücut ağırlığına sahip olmak, kanda düşük LDL-kolesterol (kötü kolesterol), yüksek HDL-kolesterol; (iyi kolesterol) ve trigliserit düzeylerini istenen düzeylere getirmek, normal kan basıncına sahip olmak, normal kan şekeri düzeyine sahip olmak, fiziksel aktivite göstermek, Sigara kullanmamak.
Bol sebze ve meyve yenmeli: Sebze ve meyvelerin çoğunda yeterli miktarda besin maddesi vardır, aynı zamanda kalorileri düşüktür ve çok miktarda lif içerirler. Dolayısıyla, sebze ve meyveler fazla enerji vermeden yeterli besin sağlarlar. Yapılan çalışmalar sebze-meyve ağırlıklı diyetin tansiyonu düşürdüğünü ve KDH riskini, özellikle de inme riskini, azalttığını gösterir.
İşlenmemiş taneli, bol lifli yiyecekler: Bunlar hem diyetin kalitesini artırırlar, hem de kalp damar hastalığı riskini düşürürler. Lifli diyetler mide boşalmasını geciktirerek doygunluk sağlarlar ve kalori miktarını düşürürler. Ayrıca vücutta sentezlenen kolesterol miktarını düşürürler.
Haftada en az iki kez balık: Balık eti, özellikle de yağlı balık eti, omega-3 çoklu doymamış (poliansature) yağ asitlerince zengindir. Haftada iki kez balık yenmesi erişkinlerde ani ölüm ve koroner kalp hastalığı nedeniyle ölüm riskini azaltmaktadır.
Az doymuş yağlar tercih edilmeli: Günlük enerjinin en fazla yüzde 7'si doymuş yağlardan sağlanmalıdır. Kolesterol ise günde 300 miligramı geçmemelidir. Bu hedeflere ulaşmak için yağsız et ve sebze, yağsız süt ürünleri yemek ve diyette margarinleri en aza indirmek gerekir.
Şekerli yiyecek ve içeceklerden kaçınmalı: Diyetle alınan toplam enerjinin büyük bir kısmı şekerli içeceklerden gelir. Şekerli yiyecek ve içecekler fazla kalorileri nedeniyle şişmanlığa yol açarlar. Şekerli içecekler doygunluk vermediklerinden, kişi daha fazla enerji alır.
Alınan tuza dikkat edilmeli: Fazla tuz alınışı yüksek tansiyona yol açar. Tuz kısıtlaması, tansiyonu normal kişilerde yüksek tansiyon gelişimini önlerken, yüksek tansiyonlularda ise tedaviyi kolaylaştırır. Tuz kısıtlaması yaşa bağlı tansiyon yükselmesini azaltırken diğer taraftan damar sertliği ve kalp yetmezliği riskini düşürür.
Alkol alımına dikkat: Az miktarda alkol alımı kalp-damar hastalığı riskini azaltırsa da, sadece kalp damar hastalığı riskini azaltması nedeniyle alkol alınması doğru değildir. Alkol aşırı miktarda alındığında kanda trigliserit düzeyini artırır, tansiyonu yükseltir ve karaciğer hasarına yol açar. Ayrıca alkolün proteinler ve karbonhidratlara oranla kalori bakımından daha zengin olduğu da unutulmamalıdır.
Damar sertliğine beslenme önlemi