Showing posts with label araştırma. Show all posts
Showing posts with label araştırma. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Kızılcık C vitamini deposu

Malatya - Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sezai Ercişli, yaptığı açıklamada, kızılcıkla ilgili Çukurova Üniversitesi, Malatya Meyvecilik araştırma Enstitüsü ve Atatürk Üniversitesinin ortak bir araştırma yürüttüğünü, bu çalışma sonunda kızılcık meyvesinin antioksidan özelliğinin çok yüksek olduğunun tespit edildiğini söyledi.
Ercişli, şöyle konuştu: ''Kansere karşı antioksidan özelliği, koruyucu özellik demek. Hücreleri kansere karşı koruyor. Bizim çalışmamız bunu kanıtladı. Yalnız kızılcık tipleri arasında bariz fark çıktı. Çok koyu renkte olan kızılcıkların antioksidan içeriği daha yüksek olarak tespit edildi. Kızılcığın ortalama C vitamini 100-120 miligram civarında. Bu portakalın ortalama iki katı olarak kabul ediliyor. Portakalda biz bunu ortalama 50-60 miligram olarak tespit ediyoruz. C vitamini yönünden oldukça yüksek. Antioksidan özelliği de C vitamininden kaynaklanıyor.''
Araştırmanın, Avrupa'da prestijli Gıda dergilerinden birinde yayımlandığını anlatan Ercişli, ''Kızılcıkta Türkiye, özel bir konuma sahip. Dünyanın hiçbir yerinde Türkiye'deki gibi geniş bir kızılcık popülasyonu yok'' dedi.
''GENETİK KAYNAKLARI MALATYA'DA''
Kızılcık C vitamini deposu

Krizde dünya en çok ne yedi?

BURSA - İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Hikmet Boyacıoğlu, ABD başta olmak üzere gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri derinden etkileyen küresel krizin Beslenme alışkanlıklarında da bazı değişikliklere yol açtığını söyledi.
Kriz döneminde gıda Sağlık konusunun başarının anahtarı olarak ön plana çıktığını dile getiren Boyacıoğlu, sağlığa önem veren gıda firmalarının krizi fırsata dönüştürerek, durgunluğu daha az zararla atlattığını vurguladı.
Uluslararası araştırma kuruluşlarının 2009 yılında yaptığı çalışmalara göre, temel gıda maddelerinin genel perakende satış hacmi performansında, ekonomik düşünceden ziyade, sağlığın esas itici kuvvet olmayı sürdürdüğünü ifade eden Boyacıoğlu, şöyle konuştu:
''Bunun sonucu olarak sağlık faktörü, hangi kategorilerin kazanan veya kaybeden olduğunun belirlenmesinde etkili oldu. Küresel kriz döneminde, bitkisel tohum yağları, içilebilir yoğurt ve bebek gıdaları kazananlar, tereyağı, yemeklik katı yağlar ve UHT süt kaybedenler tarafında yer aldı. Dünyada temel gıda maddeleri, diğer gıda kategorilerine benzemeksizin, düşünmeden alınan ve bağımlılık duyulan gıdalar gibi zorunluluk olarak algılanıyor. Bu nedenle tüketiciler, genel olarak, kendilerinin ve ailelerinin sağlığı için ödün vermekten ziyade gıda dışı ürünler ve restorandan yemekten kesinti yapmaya istekli oldukları ortaya çıkıyor.''
Boyacıoğlu, ekmek ve pirincin Dünyanın çoğunluğunda temel gıda olarak tercihte ilk sırada yer aldığını belirterek, kriz döneminde birçok ülke vatandaşının evde yemeğe yöneldiklerini bildirdi.
Araştırmalarda tüketicilerin dışarıda yemek yemeyi azalttığının görüldüğüne işaret eden Boyacıoğlu, bunun evde yemekle birlikte indirimli satış yerlerine ve paket servise hızlı talepten kaynaklandığını belirtti.
Sağlık referansının, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan bölgelerde, ekonomik faktörlere bakılmaksızın halen ilk sırada yer aldığını ifade eden Boyacıoğlu, ''Tüketicilerin, genel olarak, azalan gelirlerine karşın, sağlıklı temel gıda maddeleri için daha fazla ödemeye istekli oldukları kanıtlanmıştır. Bu durum, kriz döneminde bile insanların sağlığı ilk planda tuttuğunu göstermektedir'' dedi.
Krizde dünya en çok ne yedi?

Kanserden korunmak mümkün mü?

İSTANBUL - Kanser oluşumunda iki temel faktör rol oynar. Kalıtsal faktörleri kontrol etmek mümkün değil. Çünkü her insan belirli bir Genetik kod ile doğar ve bu değişmez. Peki ya çevresel faktörler?Sigara, alkol, hava kirliliği, sağlıksız beslenme, obezite, hareketsiz Yaşam ve aşırı miktarda güneş ışınlarına maruz kalmak kansere neden olan çevresel faktörler. Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Çağatay Demir, çevresel faktörlerin büyük ölçüde kontrolümüz altında olduğunu söylüyor. Demir, "Bu faktörlerden sadece üçünü, beslenme, Obezite ve fiziksel aktiviteyi kontrol altında tuttuğumuz takdirde kanserden 1/3 oranında korunabiliriz, yani sadece üç faktöre müdahale ederek kanser riskini üçte bir oranında düşürmek tamamen elimizde" diyor.
Demir'e göre, tüm çevresel faktörler düşünüldüğünde ise kanser oluşumunu önleme oranı yüzde 80’lere kadar çıkıyor. Yani Sigara ve alkolden uzak durup, düzenli fiziksel aktivite yaparsak, dengeli ve düzenli beslenerek ideal kiloda kalmayı başarabilir ve güneş ışınlarından bilinçli şekilde yararlanırsak kanserden yüzde 80 oranında korunmamız mümkün olabiliyor. Demir, "Kısaca söylemek gerekirse, kanseri sadece kader olarak düşünmek doğru değil. Çünkü sigara içen erkeklerde akciğer kanserinin görülme riski 23 kat, kadınlarda ise 13 kat artıyor. Sigara içmeyen ve sigara dumanına maruz kalmayan bireylerin akciğer kanserine yakalanmaları ise düşük bir ihtimal" diye konuşuyor. Kanserden korunmada kontrol altında tutabileceğimiz çevresel faktörlerin başında ise beslenme geliyor. Aynı zamanda "Sağlıkta ve Kanserde Doğru Beslenme" adlı 2007 yılında yayınlanmış bir kitabı da bulunan Diyetisyen Çağatay Demir, "Aslında kanserden korunmak için uygulanacak beslenme, doğrudan doğruya Sağlıklı Beslenme ilkeleri ile paralellik gösterir" diyor ve kanserden koruyucu beslenmeye temel olacak noktaları şöyle açıklıyor: GÜNDE 5 PORSİYON VE ÇEŞİTLİ RENKTE MEYVE-SEBZE"Çeşitli renkte meyve ve sebze tüketiminin akciğer, ağız, yemek borusu, mide ve kalın bağırsak kanserlerinde riski azalttığı birçok çalışma ile kanıtlandı. Meyve ve sebzelerin meme ve prostat kanseri gibi hormona dayalı kanser türlerinin oluşma riskini azalttığı konusunda da veriler mevcut. Bu gıdalar, kanserden koruyucu özelliklerini farklı birkaç mekanizma ile gösterirler. Bunlardan ilki bu gıdalarda bulunan çeşitli antioksidanlardır.Antioksidanlar vücutta bulunan serbest radikalleri etkisiz hale getirerek kanserden korurlar. Bunun yanında düşük kalorili oldukları için, meyve ve sebze ağırlıklı beslenmeyle obezitenin önlenmesi de mümkündür. Obezitenin meme, kolon, endometrium, yemek borusu ve böbrek kanserlerinde riski arttırdığı düşünülürse, düzenli meyve ve sebze tüketiminin önemi daha da artar. Ayrıca meyve ve sebzelerde bulunan yüksek miktardaki lif, kolon kanseri riskini de önemli ölçüde azaltıyor. RENKLERİ DEĞİŞTİKÇE KOMPOZİSYONLARI DA DEĞİŞİYORAncak meyve ve sebzeleri tüketirken bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. Değişik renkte meyve ve sebzeler tüketmek ve besin çeşitliliği sağlamak çok önemli. Hiçbir besin vücudunuzun ihtiyaç duyduğu besin öğelerini bir arada içeremez. Vücudun ihtiyaç duyduğu besin öğelerini karşılamak için besin çeşitliliği sağlamak en doğru yöntemdir. Meyvelerin rengi değiştikçe içerdikleri vitamin kompozisyonları da değişir. Bu nedenle gün içinde tüketilen meyvelerin renginin birbirinden farklı olması önemlidir.Meyveleri çok iyi yıkayarak, kabuklu tüketmenin lif alımını arttırdığı unutulmamalı. Meyvelerdeki lifin ağırlıklı olarak kabukta bulunmasından dolayı bu yiyecekleri kabuğuyla birlikte tüketmek kanserden korunmanın yanında, kolesterol, şeker ve kabızlık problemlerinde de yararlı olur. Vitamin değerlerini korumak için sebzeleri buharda haşlamak en sağlıklı yöntemdir. Mevsiminde yetişen meyve ve sebzeleri tüketmek daha sağlıklı, daha besleyici, daha lezzetli ve daha ucuzdur. Bu nedenle mevsiminde yetişen meyve ve sebzelerin tüketilmesini öneriyoruz.
KIRMIZI ETTEN UZAK DURUNYapılan çalışmalar kırmızı etin ve sosis, salam, sucuk gibi işlenmiş et ürünlerinin kolon kanserine neden olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle beslenmede bu tür yiyeceklere fazla yer verilmemesi büyük önem taşıyor.
İŞLENMİŞ TAHILLAR YERİNE TAM TAHILLI ÜRÜNLERÇalışmalar, tam tahıl ürünlerinin ağız içi, gırtlak, yemek borusu, yutak, mide, kolon, rektum, karaciğer, mesane, pankreas, meme, rahim, yumurtalık, prostat ve böbrek kanserlerine karşı koruyucu olduğunu gösteriyor. Tam tahılların içerdiği birtakım antioksidanlar ve lifin kansere karşı koruyucu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle işlenmiş tahıllar yerine tam tahıllı ürünlerin tüketilmesi kanserden korunmada etkili oluyor.
YAĞSIZ ET, DERİSİZ TAVUKyağ içeriği yüksek olan bir beslenme düzeninin doğrudan kansere yol açtığına dair bir çalışma olmasa da yüksek yağlı beslenmenin fazla kalori alımına, bunun da obeziteye neden olduğu biliniyor. Obezitenin de bazı kanser türlerinde riski arttırdığı bilindiği için yağ içeriği düşük bir beslenme programı uygulamak çok önemli. Bu doğrultuda; kaymak, krema, mayonez gibi yağ içeriği yüksek olan yiyeceklerin tüketilmemesini, süt ve süt ürünlerinin yağsız veya yarım yağlı olanlarının tercih edilmesini, etin yağsız, tavuğun derisiz yenmesini, sakatatlardan uzak durulmasını ve yemeklere konan yağın azaltılmasını öneriyoruz.
MANGAL YERİNE FIRIN, KIZARTMA YERİNE HAŞLAMABesinleri yanlış yöntemlerle pişirmek da kanser oluşumunda önemli etkiye sahip. Özellikle ülkemizde sıklıkla tercih edilen mangalda pişirme kanser oluşumunda ciddi risk oluşturuyor. Temel olarak dikkat edilmesi gereken nokta; besinlerin hızlı pişmesini önleyecek yöntemlerin tercih edilmesidir. Mangal yaparken öncelikle kömürün kor haline gelmesi beklenmeli, kömür ve et arasındaki mesafe en az 15 cm olacak şekilde ayarlanmalı. Yağda kızartma da çok sağlıksız bir pişirme yöntemi. Yiyeceğin hızlı pişmesini sağlayan bu yöntem, hem fazla yağ alımına hem de fazla kaloriye yol açar. En önemlisi de yağın okside olması sonucu kanserojen maddelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Yani besinlerin pişerken kansorojen madde haline gelmemesi için fırın, suda veya buharda haşlama gibi pişirme yöntemleri tercih edilmeli."
Çağatay Demir, kanserden koruyucu beslenmede kadın ve erkeğe özel bir beslenme tarzının olmadığını belirtiyor. Ancak kanser riskleri açısından değerlendirildiğinde, meme kanserinin kadınlarda en çok görülen kanser türü olduğunu hatırlatıyor ve bu nedenle özellikle Meme Kanseri açısından risk grubunda olan kadınların alkol tüketmemesini öneriyor.
Erkeklerde ise prostat kanseri en sık görülen kanser türü. Bu nedenle A vitamininin öncü maddeleri olan karetenoidlerin prostat kanserinden korunma açısından erkeklerde daha faydalı olabileceğini söyleyen Demir, kanserden korumada ön plana çıkan besinlere şu örnekleri veriyor:
Domates: Antikanserojen aktivite gösteren karotenoidlerden biri olan likopen, domateste bulunan vitamin A benzeri bir bileşiktir. Likopenin prostat, meme ve akciğer gibi kanser türlerinde riski azalttığı yönünde çok sayıda araştırma bulunuyor.
Brokoli, Karnabahar, Lahana ve Brüksel Lahanası: Kolon ve prostat kanseri riskini azaltan bu besinler, yüksek oranda C vitamini, beta-karoten, lif, kalsiyum, folik asit ve birçok fitokimyasal madde içerirler. Bu besinlerin yapısında bulunan bileşikler DNA zedelenmesini baskılayan veya bloke eden enzimleri tetikler, tümör büyüklüğünü ve östrojen benzeri hormonların etkinliğini azaltır.
Sarımsak: Midede bulunan Helikobakter Pilori adlı bakterinin üremesini önler. Bu bakteri mide kanseri ile ilişkilendirildiği için, sarımsağın dolaylı yoldan mide kanserinden de koruyabileceği konusunda Bilimsel çalışmalar mevcut.
Soya: Fitoöstrojenler özellikle hormona bağlı olan kanserlerin kontrol ve önlenmesinde rol oynarlar. Meme kanseri, testis ve prostat kanseri gibi östrojenle ilişkili kanserler, fitoöstrojen alımının yüksek olduğu ülkelerde daha düşük oranlarda görülüyor.
Yeşil Çay: Çaydaki antioksidan polifenolik bileşiklerin, kanser ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu etkisi olduğu biliniyor. Çayda bulunan temel antioksidan madde ise kateşindir.
Kanserden korunmak mümkün mü?

Tuesday, December 29, 2009

İnsanı keşfe devam

Binlerce yıldır doğada yaşayan Canlı türleri hakkında araştırmalar yapılıyor. İnsanlığın bilgisinin en fazla olduğu canlının ise doğal olarak kendisi. Fakat aksine halen insan vücudunun ve beyninin bilinmeyen birçok yönü var. Peki benliğimizi ve kendimizi keşfetmeye çıkıtğımız yolculukta 2009 yılında ne kadar yol aldık? Yıl içinde insanlık hakkında keşfedilen yeni bilgiler:




BEBEK YAĞI YOK OLMUYOR


Bebeklik çağında insanların sahip olduğu kahverengi yağın büyüme sürecinde ortadan kaybolduğu ve vücüdun sıradan yağ depo ettiğine inanılıyordu. Fakat New England Tıp Dergisi'nde yayımlanan bir makaleye göre kahverengi yağ yok olmuyor az miktarda vücutta depo edilmeye devam ediyor. Bilimadamları kahverengi yağın vücudun yağlanmasında dengeliyici bir rol üstlendiğini açıkladılar ve bu keşfin Obezite hastalığına kesin ve doğal bir çözüm olacağının altını çizdiler.




BAKTERİLERLE YAŞIYORUZ


'İnsan mikrobiyom projesi' sayesinde bilimadamları vücdumuzda yaşayan birçok bakteriyi de keşfetti. Yeni alınan sonuçlara göre vücudumuz çeşitli bölgelerinde özellikle derimizde birçok bakteri türü yaşamını sürdürüyor. En çok bakteri çeşidinin yaşadığı bölge ise 44 bakteri çeşidiyle dirsekle bilek arasındaki bölge.



GECE KUŞLARI DAHA DİKKATLİ


‘Erken kalkan erken yol alır’ sözü günümüzde çok kullınıyor fakat Bilimsel olarak bu durum pek verimli olmuyor. ‘Erkenci’ler ve ‘gece kuşları’nı inceleyen bir araştımada, iki grubun uyandıktan 1.5 saat ve 10.5 saat sonraki dikkat seviyeleri ölçüldü.

Sonuçlara göre iki grubunda dikkat seviyesi de uyandıktan 1.5 saat sonra aynı, fakat uyandıktan 10.5 saat sonra yapılan testlerde ‘erkenci’ler sınıfta kaldı. Geç uyanan test grubu 10.5 saat sonraki dikkat testinde çok daha başarılı oldular.



SAĞIMA KONUŞ!


Bu yıl yapılan bir araştırmaya göre, eğer insanlar birinden iyilik istiyorsa o kişinin sol kulağından çok sağ kulağına doğru konuşmayı tercih ediyor. Araştırmaya göre bunun sağ kulağa doğru gelen istekler kabul edilme konusunda daha şanslı. Bilimadamları sağ kulağı gelen sesin muhtemelen beynin sol kısmıyla yorumlandığını ve bu bölgenin de sözlü bilgileri daha iyi algıladığını söyledi.



BİRDEN FAZLA İŞ YAPMAYIN!


Eğer bir insan birçok işi aynı anda yapabiliyorsa gerçekten işinde en iyisi olduğu düşünülür. Fakat biliadamlarının yaptığı araştırmalar sonucu bu iddia çürüttü. Sürekli birçok işi yapan insanların, yapılan tek bir işi yaparken harikalar yaratabilecekken birçok iş yaptığında performansının oldukça düştüğü gözlemlendi. Bu kişilerin birçok işi tamamlamasının çok uzun sürdüğü, işleri teker teker ele aldıklarında ise çok başarılı oldukları ispatlandı.



BEBEKLER ANADİLİNDE AĞLIYOR


Almanya’da yapılan araştırmada birkaç günlük çocukların ağladıkları zaman çıkardıkları sesin anadillerine benzediği keşfedildi. Araştırmacılar, yaptığı deneylerde, Fransız bebeklerin ağlarken Fransızca'daki gibi sürekli yükselen sesler kullandığını fakat Alman bebeklerin Almanca'da olduğu gibi alçalan sesler kullandığını ortaya koydu.




ÇOCUKLARIN ÇOĞUNDA D VİTAMİNİ EKSİK


ABD’de yapılan bir araştırma çocukalrın yüzde 70’ine yakınında yeterli D vitamini olmadığını gösterdi. Araştırmacıların ‘şok edici’ olarak yorumladığı gerçek, uzmanlar tarafından bozuk Beslenme ve az Güneş ışığına bağlandı. D vitamini eksikliği kemik ve Kalp Hastalıkları gibi ciddi sorunlara yol açıyor.




AYNI EVDE BAŞLAYANLAR BOŞANIYOR


Denver Üniversitesi'nde yapılan araştırmaya göre, evlenmeden önce aynı evi paylaşan çiftlerin evlilikleri çok uzun süreli olmuyor. Araştırmaya göre, evlenmeden önce beraber yaşamaya başlayan çiftlerin daha mutsuz bir evlilikleri oluyor ve boşanmayla sonuçlanıyor.




NEDEN HEMEN YÜRÜYEMİYORUZ?


Bilim insanları neden insanların zürafa veya atlar gibi doğar doğmaz yürüyemediğini araştırdı. Çünkü insanlar ancak doğumdan 1 yıl sonra iki ayak üstünde durup yürümeye başlayabiliyor. Memelilerin yürümeye başlama yaşı türden türe değişiklik gösteriyor.


İnsanı keşfe devam

Wednesday, December 23, 2009

Dudak çevresindeki kırışıklıkların çaresi var mı?

* Ben 50 yaşında bir kadınım. Dudak çevremde ciddi kırışıklıklar oldu. Bu kırışıklıklardan en kolay nasıl kurtulabilirim? Z.G./İstanbul

Yapılan son çalışmalar, dudak çevresi kırışıklıklarının özellikle kadınları etkilediğini gösteriyor. Dudak çevresindeki kasların yapısı nedeniyle kırışıklar daha da derin olabiliyor. Sigara kullanımı, sağlıksız Beslenme ve hareketsiz bir Yaşam tarzı olan kadınlarda, bu durum daha da ön plana çıkıyor.



Kimyasal Peeling

Dudak çevresi kırışıklıkları için dolgu, kimyasal peeling ya da lazer gibi medikal estetik yöntemlerinden faydalanabilirsiniz.

Kırışıklığın ciddiyetine göre daha derin işlemler de gerekebilir. Ancak oluşan kırışıklığın giderilmesi için size en uygun öneriyi, konunun uzmanı yapacaktır.

Kırışıklığın derinleşmemesi için kişisel önlemler de alabilirsiniz. Sigarayı bırakmanız, antioksidan içeren beslenme planı yapmanız ve egzersizle kan dolaşımınızı hızlandırmanız şarttır. Yüksek koruyuculu güneş koruma kremi kullanmanız ve cildinizi nemlendirmeniz de önemlidir.



Kansere karşı ıspanak yiyin!

* Çağın hastalığı olarak adlandırılan kalın bağırsak kanserinden çok korkuyorum. Bu hastalığa yakalanmamak için neler yapmalıyım? Ş.T./Manisa

Kalın bağırsak kanserden korunmak için özelikle yüksek lifli, düşük yağlı bir beslenme planı öneriliyor.



Ceviz yararlı!

Geçtiğimiz günlerde Amerikan Kanser araştırma Birliği tarafından düzenlenen bir konferansta, Omega 3 ve selenyumdan zengin bir beslenme planının, kalın bağırsak kanseri riskini yüzde 40 azalttığı konuşuldu. Siz de Omega 3 zengini balık ürünlerini, özellikle derin ve soğuk sularda yaşayan balıkları beslenmenize dahil edebilirsiniz. Bunun yanında keten tohumu, Brüksel lahanası, soya fasulyesi, ıspanak ve ceviz de iyi birer Omega 3 kaynağıdır. Selenyumdan zengin bir toprakta yetişen tahıl ürünlerini de unutmayın!



Kilo kaybına dikkat!

20 yıl boyunca yaklaşık 700 hastayı takip eden bir çalışma, egzersizin bu hastalığa yakalanma ve ölme riskini de azalttığını gösterdi. Ancak bağırsak alışkanlıklarınızda ishal veya kabızlık gibi geçmeyen bir değişim varsa, kanama, gaz veya ağrı yaşıyorsanız, sürekli yorgunsanız ve kilo kaybettiğinizi fark ediyorsanız mutlaka bir uzmana başvurun. Akrabalarınıza da dikkat edin!



Ev bitkileri ömrü uzatıyor!

* Gazetede okuduğum bir haberde kanserden korunmanın yolları arasında evde bitki yetiştirmek geçiyordu. Bu doğru mu? Hangi bitkileri önerirsiniz? D.S./Ankara

Dünya Sağlık Örgütü, ev-ofis gibi kapalı mekanların sağlık için çok önemli olduğunu belirtiyor. Gerçekten de her gün sürekli olarak vakit geçirdiğiniz mekanların sağlığa uygun olması astımdan kansere, üreme hastalıklarından nörolojik sorunlara kadar bir Dizi problemi önlüyor. Bu fikirden yola çıkarak Amerika'daki Georgia Üniversitesi uzmanları, bazı bitki tiplerinin mekanlardaki havayı ve zararlı bazı Organik maddeleri temizlediğini gösterdi. Özellikle kırmızı sarmaşık, mum çiçeği, İngiliz sarmaşığı, telgraf çiçeği ve kuşkonmaz otu, bu koruyucu etkinin çok olduğu bitkiler arasında sayılıyor. Siz de yeni yılda evinizin havasını değiştirecek bir bitki satın alabilirsiniz.
Dudak çevresindeki kırışıklıkların çaresi var mı?

Domuz gribine arı desteği

Çanakkale Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Cahit İleri, domuz gribinin tüm toplumun korkulu rüyası haline geldiğini ifade etti.İnsanların hastalıktan korunmak için ne yapacağını bilemez hale geldiğini savunan İleri, toplumda griple ilgili tedirginliğin sürdüğünü belirtti.İleri, domuz gribiyle mücadelede arı ürünlerinin kullanımına dikkati çekerek, şöyle konuştu:“Çünkü arı ürünlerinden en başta bal, dengeli beslenmede birçok faydalı madde içermektedir. İnsanın var oluşundan bu yana insanla birlikte yaşamını sürdüren arı ve ürünleri, cazibesini artırmaya başlamıştır. Arı ürünleri tamamen tabiat şartlarına uygun ve arılar tarafından enzim katılarak elde edilmektedir.”Arı sütünün hücre yenileme, yaşlanmayı geciktirme özelliği bulunduğuna, vücuda dinçlik vermesiyle tanınan en kuvvetli Gıda olduğuna işaret eden İleri, polenin bol vitamin, protein ve enzim içermesiyle “mucize gıda maddesi” olarak insanlara yarar sağladığını ifade etti.İleri, bu ürünlerin vücudun ağırlığına ve yaşa göre belli dozlarda kullanılması halinde vücuda giren virüs ve mikropları yok ettiğini bildirdi.Domuz gribiyle mücadelede aşı olunsun olunmasın arı ürünleri kullanılarak vücudun direncinin artırabileceğini ifade eden İleri, bunun “apiterapi” yoluyla korunma yöntemi olduğunu kaydetti.UZMAN GÖRÜŞÜÇanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Sağlık Uygulama ve araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Alper Şener, bağışıklık sisteminin Genetik faktörler ile kişinin Beslenme alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkili olduğunu belirtti.Kişinin genetik özelliklerinin doğuştan gelen ve değiştirilemez faktörler olduğunu, beslenme düzenlenmesiyle kişilerin herhangi bir enfeksiyon hastalığına karşı bağışıklık sistemlerini kuvvetlendirmelerinin mümkün olabileceğine işaret eden Şener, “Protein ve karbonhidrat içeriği yoğun olan gıdalar kişinin bağışıklık sistemini dengeleyici ve kuvvetlendirici besinler olarak bilinmektedir. Özellikle protein içeriği yoğun olan et, balık, yumurta ve karbonhidrat içeriği belirgin oranda yüksek olan bal, en sık bilinen besinlerdir” dedi.Şener, balın özellikle çocukluk yaş grubunda immün sisteminin desteklenmesi için en önemli ve en ucuz gıda maddesi olduğunu belirterek, bal gibi karbonhidrat içeriği yoğun olan besinlerin tek başına virütik hastalığı engelleyemeyeceğini ancak bağışıklık sistemini kuvvetlendiren etkisinin de yadırganamayacağını kaydetti.
Domuz gribine arı desteği

Wednesday, December 16, 2009

Yanlış vitamin yarardan çok zarar getirir

İSTANBUL - Soğuk havalar ve Domuz Gribi salgını doğal beslenmeye, vücut dengemizi koruma ihtiyacına ve vitaminlere olan talebi artırdı. Oysa eczanelerden satın alınıp gelişigüzel kullanılan ya da internet sitelerinden sipariş edilen vitaminler yarardan çok zarar getirebiliyor. Vitaminlerin kesinlikle Doktor kontrolünde ve dozunda tüketilmesi gerektiğini söyleyen Memorial Ataşehir Tıp Merkezi Dahiliye Bölümü’nden Prof. Dr. Birsel Kavaklı, vitamin kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalara değindi.SAĞLIĞIN ANAHTARI: VİTA-AMİNEVitaminler, birçok fizyolojik olayda anahtar rol üstlenen moleküllerdir. Vitaminler insan vücudu tarafından sentezlenemedikleri için besinlerden sağlanması gerekmektedir. Vitaminlerin isimleri latincede hayat anlamına gelen ‘vita' ve nitrojen içeren anlamına gelen ‘amine' kelimelerinin kombinasyonundan türetilmiştir. Aslında günümüzde bilinen bütün vitaminler nitrojen içermez fakat ilk bulunan vitaminler içerdiği için isim bu şekilde kalmıştır. Sağlıklı bireylerde gıdalara ek olarak vitamin almaya gerek yoktur. Ancak vitamin ihtiyacını artıracak durumlar veya eksikliğinin saptandığı olgularda vitamin verilmesi gerekir.BİLİNÇSİZ VİTAMİN KULLANIMININ SAKINCALARIBilinçsiz vitamin kullanımı karaciğer bozukluğundan böbrek rahatsızlıklarına kadar pek çok hastalığa neden olabilir. Vitaminin doktor kontrolünde kullanılması gerekir. Kişinin kafasına göre ya da eş dost tavsiyesi ile vitamin alması kesinlikle yalnıştır. Mutlaka doktor önerisiyle alınmalıdır. Bilinçsizce tüketilen A vitamini karaciğer bozukluğuna, fazla C vitamini böbrek taşına ve mide rahatsızlıklarına, D vitamini intoksikasyona sebep olabilir.
ÇOÇUĞA D, Sigara İÇENE C, VEJETARYENE B12 Büyüme ve gelişme çağında, hamilelikte, ileri yaşlarda, kronik hastalığı olanlarda, alkolizmde eksikliği saptanan vitaminler kullanılmalıdır. Gerekli olan vitamin miktarı genellikle tavsiye edilen günlük miktar RDA olarak tanımlanmaktadır. Bu değerler ürünlerin etiket bilgilerinde yer almaktadır. Ama yine de ihtiyaç duyulan miktar kişiden kişiye farklılık gösterebilmektedir. Örneğin belirli hastalıklarda kişiye daha yüksek oranda vitamin tavsiye edilir; ayrıca ilaçlar vitaminlerin aktivitelerini engelleyebilmektedir. Belirli grupların özel vitaminlere daha fazla ihtiyacı vardır. Örneğin çocuklar (D vitamini), hamile bayanlar (folik asit), yaşlılar (D vitamini), sigara içenler (C vitamini), çok alkol tüketenler (B1 vitamini) veya vejeteryanlar (B12 vitamini) belirli vitaminlere daha fazla ihtiyaç duyarlar.
ANTİBİYOTİK TEDAVİSİNDE VİTAMİNGerekmedikçe vitamin kullanmak vücuda yarar yerine zarar getirecektir. Vitaminlerin bilinçli ve doğru kullanılması şarttır. Örneğin antibiyotik tedavisinde bağırsaktaki yararlı bakteriler de etkilenir. Buna bağlı olarak pamukçuk gibi mantar hastalıkları, ishal, hazımsızlık ve gaz şikayetleri ortaya çıkar. Bu nedenle antibiyotik tedavisinde özellikle B kompleks vitamini almak yararlıdır. SAĞLIĞIN ABC’SİNİ GELİŞİGÜZEL KULLANMAYINA, D, E, K ve C vitaminlerine ait zarar ve yan etkiler iyi bilinmektedir. A vitamini vücutta birikip karaciğer toksisitesine yol açar. A vitamini toksisitesi, onu bağlayan proteinlerin yok olması ve bu yüzden A vitamininin hücrelere hücum etmesiyle belirir. Bu genellikle vitaminlerin diyetten alınması durumunda ortaya çıkmaz; fakat kişinin takviye kullanması durumunda belirebilir. Belirtileri mide bulantısı, kusma, karın ağrısı, ishal ve kilo kaybıdır. Kas ve sinir sistemi de iştahsızlık, sinirlilik, yorgunluk, uykusuzluk, bitkinlik, baş ağrısı ve kaslarda zayıflık belirtileri göstererek etkilenir.
D vitamini uzun etkilidir ve birikir. D vitamininin fazlası kandaki kalsiyumun yüksek konsantrasyonda olmasına neden olur. Kalsiyum böbrek taşı oluşturabilir. Kandaki yüksek kalsiyum seviyesi ayrıca kan damarlarının sertleşmesine neden olur ki; özellikle bu da kalp ve akciğer arterleri için tehlikelidir ve ölümcül olabilir. D vitamini toksisitesinin ek belirtileri ise; iştahsızlık, baş ağrısı, zayıflık, halsizlik, aşırı susuzluk, sinirliliktir.
E vitamini ile zehirlenme çok fazla miktarda alınırsa olur; fakat A ve D vitaminlerinde olduğu gibi kolay olmaz. Belirtileri baş ağrısı, zayıflık, baş dönmesi, halsizlik ve görme bozukluklarıdır.
K vitamini zehirlenmesi sadece K vitamini için suda çözünen kaynakları tüketen insanlarda meydana gelir. Belirtileri ise kırmızı hücrelerin hemolizi, sarılık ve beyinde hasarlanmadır.
Tiaminin (B1)anormal bir şekilde çok alımı sinir sistemini etkiler. Güçsüzlük, baş ağrısı, alınganlık ve uyku bozukluğuna yol açar. Ayrıca taşikardi yapabilir.
Yüksek miktardaki niasin (B3) sinir sisteminde, kandaki glukoz ve yağda uyuşturucu etkisi yaratabilir. Kusma, dilin şişmesi, bayılma gibi belirtiler meydana gelebilir. Ilaveten, karaciğerin fonksiyonunu etkileyebilir ve düşük kan basıncına neden olabilir.
B6 vitamininin uzun süreli yüksek dozda alımı, kimi zaman geri dönüşümü olmayan sinir hasarlarına neden olur. Ayaklarda uyuşmayla başlar, sonra ellerde his kaybolabilir ve ağız uyuşabilir. Daha başka toksik semptomlar ise yürümede zorluk, bitkinlik ve baş ağrısıdır. Alımı azaltıldığı zaman bu semptomlar azalır; fakat her zaman tamamen kaybolmaz.
Folat’ın toksisite belirtileri ishal, uyku bozukluğu ve alınganlıktır. B12 vitaminiyle olan yakın ilişkisinden dolayı, folatın yüksek miktarı B12 vitamini eksikliğini kapatır. C vitamini toksisitesi kusma, karın krampları uyku bozukluklarıdır. Böbrek taşına da yol açabilir.
VİTAMİN KULLANIMI KANSERİ TETİKLER Mİ?ABD'de yapılan bir Bilimsel araştırmada aşırı vitamin kullanımınıyla ilerlemiş prostat kanseri arasında bağlantı olabileceği bildirildi. araştırma kapsamında 300 bin erkeğin Sağlık durumlarına ve Beslenme alışkanlıklarına bakıldı. Bunlardan üçte birinin, her gün çeşitli vitaminler aldıkları ve yüzde 5'inin aşırı vitamin tükettiği belirlendi. Araştırmanın başlamasından itibaren geçen 5 yıl içinde, 10 bin 241 erkeğe prostat kanseri teşhisi konuldu. Journal of the National Cancer Institute dergisinde yayınlanan araştırmada, aşırı miktarda vitamin kullananlarda öldürücü prostat kanserine yakalanma riskinin hiç kullanmayanlara oranla iki kat fazla olduğu sonucuna varıldı. Bununla birlikte araştırmacılar, vitamin kullanımıyla prostat kanserinin ilk safhası arasında ilişki bulamadılar. Araştırmacılar, yüksek dozda vitaminin tümör ortaya çıkana kadar etkisinin fazla olmadığı; ancak tümör oluştuktan sonra muhtemelen hızla büyümesine yol açtığı tahmiminde bulundular. Daha az kapsamlı benzer araştırmalarda da aynı sonuca varılmasına karşın, aşırı miktarda vitamin kullanımıyla prostat kanseri arasında kesin bir ilişki bulunduğunu kanıtlamak için başka araştırmalara ihtiyaç olduğu da vurgulandı.
Yanlış vitamin yarardan çok zarar getirir

Thursday, December 10, 2009

Kızılcık C vitamini deposu

Malatya - Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sezai Ercişli, yaptığı açıklamada, kızılcıkla ilgili Çukurova Üniversitesi, Malatya Meyvecilik araştırma Enstitüsü ve Atatürk Üniversitesinin ortak bir araştırma yürüttüğünü, bu çalışma sonunda kızılcık meyvesinin antioksidan özelliğinin çok yüksek olduğunun tespit edildiğini söyledi.

Ercişli, şöyle konuştu: ''Kansere karşı antioksidan özelliği, koruyucu özellik demek. Hücreleri kansere karşı koruyor. Bizim çalışmamız bunu kanıtladı. Yalnız kızılcık tipleri arasında bariz fark çıktı. Çok koyu renkte olan kızılcıkların antioksidan içeriği daha yüksek olarak tespit edildi. Kızılcığın ortalama C vitamini 100-120 miligram civarında. Bu portakalın ortalama iki katı olarak kabul ediliyor. Portakalda biz bunu ortalama 50-60 miligram olarak tespit ediyoruz. C vitamini yönünden oldukça yüksek. Antioksidan özelliği de C vitamininden kaynaklanıyor.''

Araştırmanın, Avrupa'da prestijli gıda dergilerinden birinde yayımlandığını anlatan Ercişli, ''Kızılcıkta Türkiye, özel bir konuma sahip. Dünyanın hiçbir yerinde Türkiye'deki gibi geniş bir kızılcık popülasyonu yok'' dedi.

''GENETİK KAYNAKLARI MALATYA'DA''


Kızılcık C vitamini deposu

Wednesday, December 9, 2009

Aldatmada suçlu bulundu: Hormonlar

İSTANBUL - Aile Sağlığı araştırma Derneği’nin 'fast-food sex' araştırmasında, erkeklerin yüzde 93’ü, kadınların yüzde 82’si cinselliğin ilişkide çok önemli olduğunu söyledi.
Sakarya Adliyesi’ne boşanmak için başvuran 150 kadınla yüz yüze görüşülerek yapılan araştırmada, şiddetli geçimsizlik nedeniyle açılan birçok davanın temel nedeninin cinsel sorunlar olduğu ortaya çıktı.
Aldatmanın boşanma nedenlerinin başında geldiğini belirten ve “Aldatma cinsel arzuyu kontrol eden hormonların yanında kişinin duygusal, düşünsel yapısı ve karakterine de bağlı” diyen Prof. Dr. Halim Hattat, ihanetle hormonların ilişkisini NTVMSNBC’ye anlattı:
Kadın bünyesinde de erkek bünyesinde de hem östrojen hem de testosteron hormonu bulunuyor. Kadında östrojen baskılı testosteron; erkekte de testosteron baskılı östrojen mevcut. Erkekte de kadında da cinsel isteği testosteron hormonu etkiliyor; özellikle serbest testosteron miktarı kadın ve erkekte cinsel isteği kontrol ediyor. Libidoda hormonların çok etkili olduğunu belirten Prof. Dr. Halim Hattat; “Ancak biz artık cinselliği biyo-psiko-sosyal perspektiften inceliyoruz. Kaliteli cinselliği fiziksel dürtülerin yanı sıra psikolojik, duygusal, sosyal tüm faktörler etkiliyor” diyor. ALDATMAYLA HORMON SEVİYELERİ İLİŞKİLİ''Bazı hormonların fazla olmasının aldatma isteğini körüklediği yönündeki kanı doğru mu, hem kadın hem de erkek açısından bunun Bilimsel bir açıklaması var mı?’ sorusuna Prof. Hattat’ın cevabı şöyle:
"Aldatma ile hormonların ilişkisini araştıran yeni bir çalışma, aldatmayla hormon seviyelerinin ilişkili olduğunu gösterdi. Bu çalışmaya göre testis hacmi, total testosteron seviyeleri, penise giden kan akımı arttıkça, erkeklerde aldatma olasılığı da artıyor. Diğer faktörlere bakarsak eşiyle cinsel sorun yaşayanlarda bu olasılık sıklaşıyor. İşinde stresli olan, genel olarak kendini mutsuz hissedenlerde de durum aynı. Görüldüğü gibi aldatma hissini hormonlar kadar ilişkiye ait diğer faktörler de etkiliyor. Aile Sağlığı Araştırma Derneği'nin yaptığı araştırmalarda cinsel sorunları konuşamamanın da aldatma seviyelerini etkilediğini gördük. Sorun yaşayan çiftler cinsel sorunlarını konuşmak yerine çözümü dışarıda, yeni ilişkilerde arayabiliyor."BOŞANMADA CİNSEL UYUMSUZLUĞUN ETKİSİSakarya'da yapılan bir araştırma, boşanmaların en önemli nedeninin cinsel sorunlar olduğunu ortaya koydu. Mahkemeye "şiddetli geçimsizlik" olarak sunulan boşanma nedenlerinin, aslında yoğun olarak cinsel kökenli olduğu vurgulandı. Araştırmaya katılan kadınların en önemli boşanma nedeninin cinsel uyumsuzluk ve mutsuzluk olduğu belirtildi. Araştırmayı yürüten Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuran Kömürcü, ''Günümüzde, boşanmalarda, adliyelere yansıyan en önemli neden, şiddetli geçimsizlik şeklinde geçse de, bunun gerçek neden olmayıp, genellikle cinsel uyumsuzluk üzerinde uzlaşılmış hukuki bir terim olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu neden, resmi kayıtlarda bütün boşanmaların yüzde 85'ini oluşturmaktadır” dedi. Prof. Halim Hattat ise boşanma ve aldatmada cinsel uyumsuzluğun etkisini şöyle açıklıyor:
"'Fast-food sex' araştırmasında erkeklerin yüzde 93’ü, kadınların yüzde 82’si, cinselliğin ilişkide çok önemli olduğunu belirtiyor. Araştırmalar cinsel sorunların hastaların yüzde 62’sinde özgüven kaybına neden olduğunu, yüzde 21'inde ise ilişkilerini bitirdiğini gösteriyor. Cinsel problemler hem hastalarda hem de partnerlerde özgüven eksikliği, öfke, endişe, Depresyon ve mutsuzluk hissi yaratıyor. Erkekler kendini yetersiz, kadınlar çekiciliklerini yitirmiş hissediyor. Partnerleri cinsel sorun yaşayan kadınlarda cinsel tatmin seviyesi yarı yarıya azalıyor.EN ÖNEMLİ SORUN 'KONUŞMAMAK'"Buradaki en büyük sorun çiftlerin Cinsellik hakkında konuşmamaları. Özellikle cinsel bilgisizlik, cinsel konuların tabu sayılması, bu konuların sadece psikolojikmiş gibi algılanması ve utanma nedeniyle çiftler sorunlarını paylaşmıyor, tedavi arayışına girmiyor. Oysa cinsel sorunların aşılmasında en önemli faktör çiftlerin samimi bir şekilde birbiriyle iletişimde olmasıdır. Cinsel sorunların çiftleri birbirinden uzaklaştırdığı biliniyor. Cinsel problemler, bazen ilişki sorunlarının ana nedeni, bazen de sonucu oluyor. Konuşmayan çiftlerde cinsel sorunlar büyüyor, ilişki problemleri ve boşanmalar artıyor."
Şiddetli geçimsizlik mi cinsel sorunlar mı?
Cinsel isteği artırmak için hormon tedavisi uygulandığını söyeyen Prof. Hattat, tedavinin yöntemi ve süresi hakkında şu bilgileri veriyor:
"Cinsel isteksizlik şikayeti ile gelen bir hastada hormon eksikliği tespit etmişsek bunu dışardan takviyeyle desteklemek mümkün. Kadında da erkekte de hormon takviyeleri yapılabiliyor. Hormon takviyelerinin bu konuda deneyimli bir uzman tarafından dikkatle yapılması ve düzenli aralıklarla kan seviyelerinin kontrol edilmesi gerekir. Hormon takviyelerinde biz aylık kontrol öneriyoruz. Özellikle erkeklerde hormon seviyelerinin yanında iki ayda bir PSA, yani prostat spesifik antijen miktarına bakıyoruz; hormon eksikliği giderildiğinde tedaviyi kesiyoruz. Ancak cinsel sorunlar devam ediyorsa diğer risk faktörlerine bakılır. Çünkü isteksizliği yaratan diğer alanların, kişiye ve ilişkiye ait diğer sorunların dikkatle incelenmesi gerekir. Çoğu zaman hormon eksikliğine bağlı cinsel isteksizlik yaşayanlarda diğer faktörleri de görüyoruz. Hayat tarzı da hormonlarda önemlidir. Kilo fazlalığı, Beslenme bozukluğu, hareketsizlik de hormonal dengeleri bozabilir."CİNSEL IQ SORUNLARA ADAPTASYONU KOLAYLAŞTIRIR“Önemli olan mutluluk ve tatmin yaratan bir Cinsellik yaşamanızdır. Bu nedenle kendinize fiziksel ve psikolojik olarak yıpratıcı hedefler koymayın. Ancak ısrarlı şekilde devam eden cinsel sorunlarınızı mutlaka doktorunuza danışın. Tüm cinsel problemlerin çözümü ve tedavisi vardır” diyen Prof. Hattat, sağlıklı ve mutlu cinsellik için temel önerilerini şöyle sıralıyor:
"Cinsel bir sorununuz olduğunda bunu partnerinizle paylaşmaktan kesinlikle kaçınmayın. Çünkü kadın ve erkek, sorunu iki farklı bakış açısıyla, kendi içinde değerlendirip yanlış sonuçlara varabilir. Bu iletişim problemi giderek büyüyüp kaliteli bir ilişkiyi olumsuz yönde etkileyebilir. Sebep ne olursa olsun eşinizle konuşun, paylaşın, anlatın. Cinsel sorununuzun sizi ilişkiden soğutmasına izin vermeyin. Gerektiğinde profesyonel yardım alın.
"Cinsel IQ çok önemli. Eğer kişiler doğru ve bilimsel cinsel bilgiye sahipse, kendilerinin ve partnerlerinin cinsel istek ve ihtiyaçlarını anlayabiliyorlarsa o zaman cinsellik daha kaliteli oluyor. Cinsel sorun yaşandığında adaptasyon da daha kolay oluyor. Önemli olan samimi davranmak ve anlayışlı olmak. HASTALIKLARLA BAĞLANTI ARAŞTIRILMALI"Cinsel problemler sadece psikolojik nedenlerle oluşmaz. Şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları, yüksek kolesterol, kanser, hormonsal dengesizlikler ve Depresyon gibi Sağlık sorunları ile tedavide kullanılan ilaçlar, erkeklerde sertleşme problemi, kadınlarda orgazm ve uyarılma sorunları başta olmak üzere çeşitli cinsel sorunlara yol açabiliyor. Sigara-alkol kullanımı, kilo fazlalığı, kötü Beslenme ve hareketsiz bir Yaşam da önemli risk faktörleridir. Bu nedenle sağlık sorunlarınız varsa cinsel fonksiyonlarınızı kontrol ettirin.
Aldatmada suçlu bulundu: Hormonlar

Küresel ısınma kör edecek

DSÖ'nün resmi internet sitesinde yer alan araştırma sonuçlarında, son 50 yıl içinde başta fosil yakıt kaynaklı olmak üzere karbondioksit ve diğer sera gazları salınımının, küresel iklimi etkilediği belirtiliyor.Buna göre, atmosferik karbondioksit konsantrasyonu, endüstri devrimi öncesine göre yüzde 30'dan fazla arttı. Bu da atmosferin alt katmanlarında daha fazla ısı tutulması anlamına geliyor.Küresel iklim değişiklikleri, aşırı yüksek sıcaklıklara bağlı ölümlerle bulaşıcı hastalıklara kadar bir Dizi Sağlık risklerini de beraberinde getiriyor.İklim ve hava koşullarının, tropik bölgelerden kutuplara kadar insan yaşamına doğrudan ve dolaylı güçlü etkileri bulunuyor.ASTIM HASTALARI ETKİLENECEKYoğun yağmur, sel ve afetle sonuçlanan uç hava olayları, insanların geçim kaynakları ve mal varlıklarını da tehlikeye atıyor. Dünya çapında 1990'lı yıllarda meydana gelen hava kaynaklı afetlerde hayatını kaybeden yaklaşık 600 bin kişinin yüzde 95'i gelişmekte olan ülkelerde yaşıyordu.Kısa vadeli yoğun sıcaklık dalgalanmaları, hipertermi ve hipotermi gibi ciddi sağlık problemlerine neden olabiliyor, kalp ve solunum hastalıklarından ölüm oranlarını artırıyor. Son çalışmalar, 2003 yılı yaz aylarında Batı Avrupa'da rekor düzeyde artan sıcaklıklara bağlı olarak, tahminen yaklaşık 70 bin kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor.Polen ve diğer havada uçan Alerji yapıcıların havadaki miktarı da yüksek sıcaklıkla birlikte artıyor. Bu da 300 milyon civarındaki astım hastasını doğrudan etkiliyor.GERGİNLİK VE çatışma RİSKİNDE ARTIŞKüresel ısınma sonucu yükselen deniz seviyesi, kıyılarda sel riskini artırıyor. Bunun da göçe neden olması bekleniyor.Dünya nüfusunun yarısından fazlası, deniz kıyısından 60 kilometre içeri kadar olan bölgelerde yaşıyor. DSÖ'nün araştırma dosyasında, nüfusun yer değiştirmesinin, gerginliği ve çatışma riskini artırdığına işaret ediliyor.Doğrudan yaralanma ve ölümlere neden olan sel, su ve hastalık yapıcı organizmaları taşıyan sivrisinekten bulaşan hastalıkların artma riskini de yükseltiyor.KÖRLÜK ARTACAKDeğişken yağış rejimleri, taze su kaynaklarını da riske atıyor. Su kıtlığı, küresel olarak her 10 kişiden 4'ünü etkiliyor.Hijyen ve sağlığı tehlikeye düşüren yetersiz su ve düşük su kalitesinin, her yıl yaklaşık 2,2 milyon kişinin öldüğü ishal, “Trahom” adlı körlüğe neden olabilen göz enfeksiyonu gibi hastalıkların görülme sıklığında artışa yol açması bekleniyor.Uzak mesafelerden su taşımanın, evlerdeki suyun kirlilik seviyesinin ve buna bağlı olarak hastalıkların artmasına yol açabileceği öngörülüyor.İSHAL, SITMA VE YETERSİZ BESLENMEİklimsel koşullar, su ve sivrisinek gibi vektörler aracılığıyla bulaşan hastalıkları da etkiliyor. İklime duyarlı bu hastalıklar, en büyük “küresel katiller” arasında yer alıyor.Dünyada ishal, sıtma ve yetersiz Beslenme nedeniyle 2004 yılında 3 milyondan fazla kişi hayatını kaybetti, bu ölümlerin üçte birinden fazlası Afrika'da gerçekleşti.Yetersiz beslenme, sıtma, ishal ve solunum yolu hastalıklarına karşı güçsüz kıldığı için, her yıl milyonlarca insanın ölümüne neden oluyor.Hava sıcaklıklarının yükselmesi ve düzensiz yağışların, Gıda güvenliğinin zaten problem olduğu tropikal bölgelerdeki gelişmekte olan ülkelerde ürün verimini azaltması bekleniyor.BİSİKLET SÜRÜN, YÜRÜYÜNDSÖ, hazırladığı dosyada, sera gazı emisyonlarını azaltmanın önemine dikkati çekiyor.Toplu ulaşım ve özel araçlar yerine bisiklet veya yürümek gibi aktif hareketi teşvikin, karbondioksit emisyonları azaltabileceği ve kamu sağlığına olumlu etkisi olacağı ifade ediliyor.Bunun, sadece Trafik yaralanmalarını değil aynı zamanda hava kirliliğiyle ilişkili solunum ve kardiyovasküler hastalıkları da azaltacağı kaydediliyor.Fiziksel aktiviteyi artırmanın, genel ölüm oranlarında düşüşü de beraberinde getirebileceği belirtiliyor.
Küresel ısınma kör edecek

Tuesday, December 8, 2009

Göbek eriten diyet

Az bir kısmında ise tiroid hormonlarının yetersizliği ya da böbrek üstü hormonlarının fazlalığı (Hipotiroidi veya Kuşing hastalığı) vardır. Çok daha seyrek olarak testosteron seviyesinin azalmasıyla birlikte antropoz dönemine girmiş erkeklerde de bel çevresi genişlemesi ortaya çıkabiliyor. Özellikle son yıllarda göbeklenme ile karakterli kilo almaya erkekler kadar kadınlarda da rastlanıyor. Bunun başlıca nedeni glisemik yükü fazla yiyeceklerin eskisinden daha çok tüketilmesi. Ayrıca alkol kullanımın yaygınlaşması ve hareketsizlik de önemli faktörler. Şekerli yiyecekler ve aşırı beyaz ekmek tüketimi arttıkça da göbek çevresi genişler. Şekerli meşrubatların (1 kutu kolalı içecekte 8-10 kesme şekere eşdeğer şeker olabiliyor) eskiye göre çok daha fazla içilmesi de ciddi bir faktördür. Cips, gofret ve benzeri atıştırmalar, ayaküstü yenen yiyeceklerin çoğu, özellikle fast food menüler sorunu patlama noktasına taşımıştır. Yiyecek listesinde beyaz pirinç, börek, çörek, kurabiye, patlamış Mısır ve patates kızartmasının oranı arttıkça göbek bağlayan insanların sayısı da artacaktır. NE YAPMALI? Göbek çevresinde biriken yağları eritmenin yolu öncelikle sorunun arkasında yatan insülin direnci, hipotirodi, Kuşing hastalığı gibi Sağlık problemlerini çözmekten geçiyor. Ayrıca Beslenme yanlışlarından vazgeçmek de şart. Eğer göbeklenme sorununa veda etmek istiyorsanız bol bol sebze yemeye, tam tahıllar ve bakliyatlardan daha çok yararlanmaya, yağsız kırmızı et, beyaz et, yağsız süt ve süt ürünleri ağırlıklı bir beslenme planı oluşturmaya çalışın. Pasta, kek, kurabiye ve benzeri hamur işlerinden, yağlı ve unlu ürünlerden (börek, poğaça, açma), hazır paketlenmiş atıştırmalıklardan (grisini, cips, gofret), çok tatlı meyvelerden ve konsantre meyve sularından, meşrubatlardan, krema, mayonez, kaymak ve benzeri yağlı yiyeceklerden, alkolden kesinlikle uzak durun. Hayatınıza yeniden hareket katmayı, her gün ortalama 8-10 bin adım atmayı unutmayın...Beslenme konusu abartılıyor mu?Son günlerde neredeyse televizyonların bütün kanallarında tam bir bilgi karmaşası yaşanıyor. Konu beslenme-bağışıklık sistemi ilişkisi. Doğru beslenmenin bağışıklık sistemini güçlendirmede temel oyunculardan biri olduğu doğru. Bu doğru da öncelikle kötü beslendiğiniz, daha doğrusu yeteri kadar besin temin edemediğiniz durumlar için geçerli. Yani özellikle şu veya bu besini yiyip içerek bağışıklık sistemini 3-5 günde güçlendirivermek sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Narın, domatesin, kefirin, yoğurdun, portakalın ya da kırmızı etin bağışıklık sistemine faydalı olabileceği doğru bir düşüncedir ama herhangi bir besinin bu sistemin şu veya bu oyuncusunu doğrudan etkilediğini gösteren ciddi bir araştırma yoktur. Yapılması gereken sebzeyi, meyveyi, tahılı, bakliyatı ve hayvansal kaynaklı yiyecekleri içecekleri (et, balık, tavuk, yumurta, süt ve süt ürünleri) dengeli bir şekilde tüketmekten ibarettir. DYT. GÜNEŞ AKSÜSBizi ne şişiriyor Kliniğimizde geçen hafta yaptığımız haftalık değerlendirme toplantısında Diyet uzmanlarımızdan birinin hazırladığı küçük bir not dikkatimi çekti. O not kilo programına devam eden hastalardan birinin verdiği bilgilerin özetiydi. Bilgi notunda yukarıdaki soruya şu yanıtlar verilmiş: Meşrubatlar, dondurma, çikolata, unlu tatlılar, alkol, pizza, fast food besinler, gofret ve bisküviler, cipsler, kuruyemişler. Haksız değil!Kanser vitamin ilişkisi Herhangi bir organ ya da doku kanserine yakalananların aklına takılan sorulardan biri de herhangi bir vitamin desteğinden faydalanmalarının gerekip gerekmediği, böyle bir destek alacaklarsa nasıl bir yol izlemelerinin lazım geldiğidir. Bu konuda yazılıp çizilen pek çok şey olsa da üzerinde fikir birliğine varılmış ortak noktalar pek azdır. Hatta bilgisiz ve dikkatsiz davranıldığında vitamin-mineral desteği alacağım derken sorunu içinden çıkılmaz bir hale getirmek bile mümkündür. Özellikle İnternet ve basındaki bilgilerle bu süreci yönetmek ise son derece sakıncalıdır. Böyle bir durum ile karşılaşanların yapmaları gerekenin “kendilerini izleyen hekimle konuşmak ve onun vereceği yol haritasını uygulamak olmalı” diye düşünüyorum. DYT. NİLÜFER BAYRAMReflüde ameliyatKuvvetli asit baskılayıcı ilaçlarla tedavi öncesinde ciddi reflü vakaları için ameliyatlar sıkça kullanılırdı. Ancak etkin tedaviler sonrası cerrahinin rolü değişmiştir. Anti reflü cerrahi hiatus hernisi (mide fıtığı) olanlarda ve alt özofagus sfinkterini kuvvetlendirmede kullanılmaktadır. En sık kullanılan cerrahi yöntem Nissen fundoplikasyonudur. Cerrahinin sonuçları iyi olsa da yutmada güçlük, gaz ve şişkinlik hissi, sinir yaralanmasına bağlı ishal gibi bazı komplikasyonlar oluşabilir. Bu nedenle hasta seçimi çok önemlidir. ılaçların iyi geldiği genç hastalarda ameliyat kararını hasta, gastroenterolog ve Cerrah birlikte almalıdır. Ameliyat öncesi gerekli özel testler mutlaka yapılmalıdır. PROF. DR. EROL AVŞARMenopoz yakın mı: Nasıl anlaşılır?Adetten kesilmeden önce östrojen hormonundaki iniş-çıkışlara bağlı olarak adet düzensizliklerinin yaşandığı bir dönem vardır. Bu dönem her kadında değişken olmakla beraber 40’lı yaşlarda başlar, yıllarca sürebilir. Yumurtlama zamanının değişken olması, bazen de yumurtlama olmadan geçen periodlar nedeniyle adetler bazen sık, bazen seyrek, bazen kısa bazen uzun veya fazla, bazen de az olabilir. Menopoz öncesi dönemde uyku bozuklukları ve değişik şiddetlerde, aralıklı sıcak basmaları yaşanabilir. Depresyon veya sinirlilik dönemleri görülebilir, cinsel isteksizlik başlayabilir. Östrojen seviyeleri düşmeye devam ettikçe vajinal kuruluk, idrar ve genital yol iltihaplarına eğilim artar, hatta kemik yoğunluğunda azalma ve kötü kolesterol yükselmesi başlayabilir. Âdetin 3. gününde yapılan hormon testleri, tiroid fonksiyon testleri ve gerekirse yumurtalık rezervini gösteren testler teşhise yardımcı olur. Bu dönemde bütün testler ve muayeneler, gerekirse biopsiler yapıldıktan sonra, adetleri düzenlemek için progesteron tedavisi yararlı olabilir, Doğum Kontrol hapları da hem adeti düzenler, hem sıcak basması ve vajinal kurulukta yardımcı olurlar. ılaç tedavisinden fayda görmeyen aşırı kanamalarda Progesteron içeren spirallerden yarar görülebilir veya rahim içerisinin kürtajla temizlenmesi, histeroskopi ile rahim iç tabakasının pişirilerek veya soyularak ortadan kaldırılması gerekebilir.DR. ERHAN CANKAT


Göbek eriten diyet

Fazla tuz, beyin kanaması ve kalp-damar hastalıkları riskini artırıyor


Dünya Sağlık Örgütü’nün Beslenme merkezi ve Warwick Üniversitesi’nin yaptığı araştırma, çok tuzlu yiyeceklerle beslenmenin kalp ve damarlara olan olumsuz etkilerini bir kez daha gözler önüne serdi.
Araştırmacılar, günlük tuzlu yiyecek tüketimi ile beyin kanaması ve kalp-damar hastalıkları arasındaki ilişkiyi incelemek üzere 170 binden fazla kişinin katıldığı 3,5 ila 19 yıl süren 13 araştırmayı değerlendirdi.
Sonuçları "British Journal of Medicine" dergisinde yayımlanan kapsamlı araştırma, çok tuzlu besinler tüketmekle beyin kanaması ve kalp-damar hastalıkları riski arasında doğrudan bağlantı olduğunu gösterdi.
Fransız "Le Nouvel Observateur" dergisinin internet sitesinde de yer alan konuya ilişkin makalede, Bilim Adamları, günde 5 gramdan az tuz tüketiminin beyin kanaması riskini yüzde 23, kalp-damar hastalıkları riskini yüzde 17 indirdiğine dikkati çekti.
Ekmek, bisküvi, sucuk, salam, sosis, peynir, pizza, sandviç, sos, kek, çörek ve hazır gıdalarda tuz oranının fazla olduğunun belirtildiği makalede, tarım-gıda sanayisinde tuzun, besinlerin tadını, görünüşünü güzelleştirmek, kıvamını ayarlamak, ömrünü ve bazen de gramını artırmak gibi birçok amaçla kullanıldığı vurgulandı.
Makalede, tuzun yüksek tansiyonu tetiklediği, bunun da kalp-damar hastalıklarına zemin hazırladığı uyarısında bulunulurken, kalp yetmezliği ya da böbrek hastalıkları olanlar ile şeker hastalarının tuz kullanımına çok daha fazla dikkat etmesi gerektiği belirtildi.

Fazla tuz, beyin kanaması ve kalp-damar hastalıkları riskini artırıyor

Saçları ağartan stres değil gen

Dr. David Fisher başkanlığında, Danimarkalı 59-81 yaşları arasındaki 200 tek ve çift yumurta ikizi üzerinde yapılan araştırma çalışmasında, saçların beyazlanmasında Beslenme ve Stres gibi etkenlerin rol oynamadığı ortaya çıktı. Beyazlamada Genetik mirasın en önemli faktör olduğu belirlendi. Ancak araştırmada, saçların zayıflaması veya azalmasında ise beslenme ve çevresel faktörlerin rol oynadığı ortaya çıktı.
Saçları ağartan stres değil gen

Yalnızlığın da bulaşıcı olduğu anlaşıldı


ABD’de yapılan bir araştırmaya göre yalnızlık, grip gibi bulaşıcı olabilir.
Chicago Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinde yapılan çalışma, yalnızlık hissinin tıpkı aşırı şişmanlık (obezite), Sigara tiryakiliği ve mutluluk gibi, sosyal ağlar aracılığıyla bulaşabileceğini ortaya koydu.
Yalnız insanların yalnızlıklarını, içinde bulundukları sosyal ağa duydukları güvensizliği diğer grup üyelerine de yansıtmak yoluyla bulaştırdıkları kaydedildi.
Çalışmayı kaleme alanlardan Nicholas Christakis, “Kişiler, yalnızlıklarını sosyal ağları içinde bulaştırabilir ve sonra grupla ilişkisini kesebilir” diye konuştu.
araştırma için, Massachusetts eyaletinde 60 yıldan fazla süredir devam eden ve binlerce kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığı ile alışkanlıkları ve Beslenme şeklinin kayıt altına alındığı bir Sağlık araştırmasının verilerini inceleyen uzmanlar, yalnız insanların, yalnızlık hislerini arkadaşlarına ve komşularına bulaştırdığı, ardından sosyal ağların dış sınırına doğru hareket etme eğiliminde olduğu sonucuna ulaştı.
Yalnızlığın, Dünyanın düşmanca bir yer olduğu hissiyle başlayabileceği, ardından kişinin kendi ürettiği bu düşünceye inanmaya başlayabileceği kaydedilen çalışmada, yalnızlığın kişileri sosyal tehditlere karşı duyarlı hale getirdiği ve kişinin kendini korumaya yönelik tavırlar geliştirdiği, ancak ironik olarak bu tavırların kişinin kendisine zarar verdiği belirtildi. Çevresine ilgisini kaybeden kişinin, zamanla sosyal ağından çıktığı ve etrafına daha az güvenmeye başladığı ifade edildi.
Uzmanlar, yalnızlığın aile bireylerinden çok arkadaşlardan bulaştığına, özellikle kadınlar ve 1,5 kilometrelik alan içindeki komşular arasında daha çok bulaşıcı olduğuna dikkati çekti. Araştırmaya göre, yalnızlık da tıpkı aşırı kilo, sigara içmek ve mutluluk gibi üç ayrı derecede bulaşıyor: Yalnız bir insanın arkadaşına yalnızlık bulaştırma oranı yüzde 40 ila 65’ken, bir arkadaşın yalnız bir arkadaşından yalnızlık kapma ihtimali yüzde 14 ile 36 arasında kalıyor. Üçüncü dereceden bir arkadaş söz konusu olduğunda ise yüzdeler 6 ila 26’ya düşüyor.
Uzmanlar, kendini yalnız hissetmenin insanın hiç arkadaşı olmayacağı anlamına gelmediğinin, ancak bu arkadaşların kişi için tatmin edici olmadığının altını çiziyor.
Yalnızlığın alzheimer ve Kalp Hastalıkları gibi sağlık sorunlarına yol açabildiğini belirten uzmanlar, sosyal ağlarından çıkan kişilerle yeniden bağ kurmanın hayati önem taşıyacağını da vurguluyor.
Chicago Üniversitesinden John Cacioppo ve James Fowler ile birlikte, alışkanlıklar ve duyguların sosyal ağlar üzerindeki etkileri üzerinde çalışmalar yürüten Christakis, daha önce aşırı şişmanlık (obezite), sigara içmek ve mutluluğun da bulaşıcı olduğunu ortaya koymuştu.
Araştırma, Kişilik ve Sosyal Psikoloji dergisinin aralık sayısında yayımlandı.
Yalnızlığın da bulaşıcı olduğu anlaşıldı

Reis Gıda obeziteye karşı kuru fasulye ile savaş başlattı

Reis Gıda'nın sahibi Mehmet Reis 13 ilde yapılan bir araştırma sonucunda artık bakliyat tüketiminin 3 kg'ın altına indiğini belirterek obeziteye karşı Sağlıklı Beslenme kampanyası başlattıklarını kaydetti. Yaptıkları araştırmaya göre ev hanımlarının yüzde 45'lik bir bölümünün Türklerin geleneksel yemekleri olan, kuru fasülye, nohut ve bulgur pilavı gibi yemekleri yapmayı bilmediklerini ve bakla, börülce gibi bakliyatları tanımadıklarını ifade eden Reis buna karşı bu ürünlerden pratik olan yapılabilecek yemeklerle ilgili kitapçık hazırladıklarını ve 30 bin adet ev hanımlarına dağıttıklarını söyledi. İstanbul'da CNR'da düzenlenen Gıda Fuarı'na katılan Reis Gıda burada sağlıklı Beslenme ve bakyiyat tüketimi ile ilgili bir panel de düzenledi. Reis, "Fast food'a bin yönelim var. Bu da obeziteyi artırıyor" dedi. Türk yemeklerinin ve bakliyatın aslında 25 - 30 dakikada hazırlanabilecek çok pratik yöntemleri olduğunu belirten Reis, protein yönünden de bu ürünlerin zengin olduğunu söyledi. Reis Türkiye'de üretilen ürünlerde de GDO bulunmadığını kaydetti.
Reis Gıda obeziteye karşı kuru fasulye ile savaş başlattı

SAĞLIKLI BESLENİRKEN ÇİKOLATA YİYEBİLİRSİNİZ

Milliyet Cafe'den Dilara Koçak'ın yazısı:

Çikolata ile ne zaman tanıştım hatırlamıyorum, ama hafızamı zorlayınca aklıma hep dayılarım geliyor... İlk hatırladığım dayı Özcan Dayı, yani annemin dayısı. Bakkal dükkânları vardı, ayda 1-2 kez görüşürdük ve benim çekmeceli çikolata dediklerimden getirirdi.

Diğeri ise Suphi dayım, annemin küçük kardeşi... Onun da bakkal dükkânı vardı, arada sürprizler yapardı. O zaman hiç aklıma gelmezdi tabii büyüdüğümde Beslenme uzmanı olacağım ve her şeyi olduğu gibi çikolatayı bir disiplin ve düzen içinde yiyeceğim.

Sağlığa zararlı mı?

Yeni dünyanın başlangıcında çikolata yorgunluğu gidermek için kullanılırdı. Tarih boyunca çikolataya sadece tadı güzel bir yiyecek olarak değil anjin ve dolaşım sorunları gibi farklı hastalıkların çaresi olarak bakıldı.

Çikolatayla Sağlık arasındaki bu olumlu bağlantı, çikolatanın üretiminin endüstriyelleşmesi ve şekerle doldurulmuş çok az kakao içeren şekerlemelerin (ve dolayısıyla daha az polifenol) üretilmeye başlamasıyla 19. yüzyılın sonlarında kayboldu. Çikolata sağlığa zararlı bir madde olarak algılanmaya başlandı.

Yağlı abur cubur yerine bitter çikolata

Kakaonun kardiyovasküler sisteme olan faydalarının antioksidan aktivitesine bağlı olabileceği bildiriliyor. Orta miktarda kakao tüketimi, kanın antioksidan kapasitesinin artmasına ve böylece kan damarlarının içine yerleşerek kan akışını bloke eden plakların oluşumundan sorumlu proteinlerin oksitlenmesinin azalmasına eden oluyor.

Meyve ve sebzelerin içerdiği birçok anti-kanser unsur arasında en önemlisi fitokimyasallardır. Laboratuvar araştırmaları bu bileşenlerin kanser gelişimini engellemede şaşırtıcı bir becerileri olduğunu gösteriyor. Her gün yüksek miktarda fitokimyasal tüketmek kanseri önlemede çok önemli.

Sütle birlikte yemeyin

Kakao bitkisinde tanelerin yüzde 50-57’si yağdan oluşur. Ancak çikolatanın sağlığa yararları içindeki yağ ve şekerden kaynaklanmaz. Çikolatada bol miktarda polifenol bulunur. Küçük bir parça bitter çikolatada bir bardak kırmızı şarabın iki katı kadar veya bir fincan yeşil çaydaki kadar polifenol vardır.

Bir araştırmaya göre çikolata sütle yenildiğinde bu etki polifenol emilimindeki dramatik değişimden dolayı kayboluyor.

Çikolatanın kardiyovasküler sisteme yararlı bir başka etkisi de zararlı kan plateletlerindeki (pıhtı hücresi) azalmadır, bu da pıhtı oluşumu riskini düşürüyor. Kakaodaki bazı maddelerin belli kanserlerin, özellikle akciğer kanserinin gelişimini yavaşlattığı da gözlenmiş. Çikolatanın anti kanser potansiyelinin anlaşılması için daha fazla araştırma yapılması gerekiyor ama mevcut bulgular çok olumlu ve kesinlikle çikolatanın son birkaç yıldır kazandığı kötü şöhreti doğrulamıyor.

Günde 40 gram bitter çikolata

Günde 40 gram bitter çikolata tüketimi vücuda önemli miktarda polifenol sağlayabilir ve böylece kadiyovasküler hastalıklar ve kanserin önlenmesine yardımcı olabilir. Önleyici etki eğer bitter çikolata tüketimi şekerli ve yağ dolu yiyeceklerin yerini alırsa daha da artacaktır. Çünkü bu abur cubur-larda hiçbir anti kanser bileşen yoktur ve bunların yenmesi kan kolesterol seviyelerinin yükselmesine ve kilo alınmasına neden olur.

Şekerin insanların Beslenme alışkan-lıklarının her zaman bir parçası olacağını kabul edersek, bu alışkanlığın hiçbir besin değeri olmayan abur cubur yerine bitter çikolatayla değiştirilmesi kronik hastalıkların önlenmesine önemli ölçüde katkıda bulunabilir. Sağlıklı beslenmenin keyifli olamayacağını kim söylemiş ki?

H2








SAĞLIKLI BESLENİRKEN ÇİKOLATA YİYEBİLİRSİNİZ