Showing posts with label Genetik. Show all posts
Showing posts with label Genetik. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Alerjik rinite “rhinoliht” ile çözüm

İSTANBUL - Mevsim geçişlerinde ağaca, çiçeğe ya da rutin olarak ev tozu akarlarına karşı gelişen alerjik rinitte, “rhinoliht” yöntemi ile başarılı sonuçlar alınabildiğini belirten Memorial Ataşehir Tıp Merkezi’nden KBB uzmanı Op. Dr. Oray Karaçaylı, Genetik yatkınlığa dikkat çekti. "Alerjik rinitte alerjen solunum ya da Gıda yoluyla alınır, tanınır, şifrelenir ve bir daha karşılaşılması durumunda organizma bunu kendisi için tehlikeli olarak kodladığı için hapşırıkla, akıntıyla burnu tıkayarak ve kaşıntıyı artırarak uzaklaştırmaya çalışır. Ailede genetik yatkınlık, sosyoekonomik düzeyin yüksekliği, siyah ırktan olmak, Çevre Kirliliği, evde hayvan beslenmesi, ailenin ilk çocuğu olma, evde Sigara içilmesi, mamayla Beslenme gibi iç ve dış etkenler alerjik rinit riskini artırmaktadır."
YIL BOYU DA OLABİLİR, MEVSİMSEL DE "Alerjik riniti klasik olarak ikiye ayırmak mümkündür. Eğer hastalık mevsimden mevsime ve bulunulan yere göre değişmiyorsa bu muhtemelen perennial (yılboyu süren) alerjidir. Mite (ev tozu akarları), küf, sürekli temas edilen maddeler veya gıdaları karşı olabilir. Eğer şikayetler mevsimsel bir ritim gösteriyorsa bu duruma “mevsimsel alerjik rinit” denir. İlkbaharda çimenler ve sonbaharda yabani otlar etkili olur" diye konuşan Dr. Karaçaylı, hastalık hakkında şunları söyledi:
"En önemli tanı koyma aracı hastanın öyküsünün alınmadır. Muayene ve laboratuvar testleri tanıyı doğrulamaya ve tedaviyi planlamada bir sonraki aşamadır. Mevsimsel alerjik rinitte nöbetler halinde hapşırık, bol sulu burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve ağız- damak ya da genizde farklı düzeylerde kaşıntı olur. Bu şikayetler nazal mukozanın, alerjeni uzaklaştırma, organizmayı koruma isteğinden başka bir şey değildir. Yıl boyu süren alerjide burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı ön plandadır.
ALERJENLERDEN UZAK DURMAK ÖNEMLİBütün ifade edilecek tedavi yaklaşımlarına rağmen Alerji her zaman kesin olarak iyileşebilen bir hastalık olmayabilir. Ama bu gerçek hastada umutsuzluğa yol açmamalı sadece tedavi aşamasında sabır ve sürekli hasta Doktor ilişkisi gerektirdiğini bilmek gerekir. Tedavinin ilk basamağı çevresel kontrol olup, alerjenden uzaklaşma ve ya alerjeni uzaklaştırmadır. Medikal (ilaç) tedavisi semptomları baskılar, kalıcı iyileşme sağlamaz, ilaçlar alındığı sürece etkilidir.
Aşı tedavisi: Hastalığın tedavisinde hala altın standarttır. Hastaların yarısında iyileşme sağlanabilir.
Cerrahi tedavi: Alerjiye eşlik eden burun problemleri; kronik sinüzit, burun kıkırdağı eğrilikleri, burun eti büyümeleri, burunda polip varlığı, burun çatısı problemleri gibi sorunlar öncelikle iyi bir kulak burun boğaz muayenesi ve gerekiyorsa cerrahi tedavileri yapılmalıdır."
RHINOLIGHT UMUT OLDUAlerjik rinit tedavisinde en son ve yeni yöntemin rhinolight olduğunu belirten Dr. Karaçaylı, yöntem hakkında ise şu bilgileri verdi: "Medikal fototerapi yani ışık tedavisidir. Özel kompozisyonlu (yüzde 70 görünür ışık, yüzde 25 UVA ve yüzde 5 UVB) ışın tedavisidir. Rhinolight ağrısızdır, anestezi gerektirmez, anaflaksi (en ağır alerjik reaksiyon türü) riski yoktur, güvenlidir. Hastanın durumuna göre haftada 3 seans uygulanır. Hastanın mevsimsel veya yıl boyu süren alerji tanısına göre tedavi planlanır. Burun içi örtüsünün bu özel kompozisyonlu ışığa maruz bırakılması alerjinin oluşturduğu bağışıklık cevap seviyesini düşürerek etki gösterir.
1-2 SEANSTA ETKİSİNİ GÖSTERİRRhinolight tedavisi uygulanan hasta 1-2 seans sonra, Yaşam kalitesinde iyileşme başlar. Bu tedavi yöntemi hem mevsimsel hem de yıl boyu süren alerjide semptomlardan bağımsız kullanabilmektedir. Tedavi semptomları baskılar, burun tıkanıklığı, bol sulu burun akıntısı, damakta ve genizde kaşıntı, hapşırık nöbetlerini baskılayarak yaşam kalitesine ciddi katkı sağlar. Mevsimsel alerjik rinitte tedavi iki hafta sürer. Günaşırı her burun deliğine 2-3 dakika bu özel ışığın uygulanması ile gerçekleştirilir. Toplam altı seansta tedavi tamamlanır. Yıl boyu süren alerjide ise ilk hafta 3 seans ve sonra haftada bir seans olmak üzere sekiz seans şeklinde yapılır.
İLAÇ KULLANMAYANLAR İÇİN DE İYİ BİR SEÇENEKİlaç tedavisi uygulanamayan hamileler, emziren anneler, profesyonel sporcular, böbrek ve karaciğer yetmezliği olan hastalarda başarıyla gerçekleştirilebilir. İlaç alerjisi olanlar ve diğer tedaviler ile antialerjik tedavilerden fayda göremeyen hastalara uygulanır.
KİMLERE UYGULANMAZ?Yeterli klinik çalışma olmadığı için 14 yaşından küçüklere, burun içi problemlerden dolayı uygun olmayan hastalara, aktif enfeksiyon geçirme döneminde yani viral veya bakteriyel enfeksiyon veya nazofarenkste tümör varlığında yapılmaz.
Alerjik rinite “rhinoliht” ile çözüm

Bilinçsiz diyetin faturası...

İSTANBUL - Fazla kilolardan kurtulup, vücudu deniz ve havuz mevsimine hazırlama telaşı başladı. Ancak bilinçsiz Diyet uygulamaları sonucu gelişen yeme bozuklukları sağlığı tehdit ediyor. Memorial Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Diyetisyen Yeşim Çelik, yeme bozukluklarının genellikle yüksek sosyo-ekonomik düzeydeki ailelerde görüdüğünü söylüyor. Yeme bozukluklarının gelişmiş ülke hastalığı olmaktan çıkıp, gelişmekte olan ülkelerde de görüldüğünü belirten Çelik, sosyal ya da Genetik faktörlerden kaynaklanabilen sorunda, psikolojik bozuklukların önemli rol oynadığını vurguladı. Anoreksiya ve bulimianın en çok genç kızları tehdit ettiğini belirten Çelik, yeme bozukluklarının nedenleri, yarattığı etkiler ve tedavi yöntemleri hakkında şu bilgileri verdi:
"Belirtileri; kendini şişman hissetme, kilo almaktan korkma, yemek yendiği zaman kontrolü kaybetme duygusu, kiloyla kendine saygı duymak arasında bağlantı kurmak, vücut imajıyla ilgili aşırı saplantılı olmak, yemek yedikten sonra suçluluk ya da utanç hissetmek, tekrarlanan diyet girişimleri, yemek yeme konusunda utanma, gizli gizli yemek yeme, yemek yeme alışkanlığı hakkında yalan söyleme, ağır diyetler, kusmaya neden olma, yemek yedikten sonra ağır egzersizler yapma, Depresyon, kilosundan utanma şeklinde görülür. ŞİŞMANLAMA KORKUSU İŞTAH AZALMASINA NEDEN OLURİnceliğe önem verilmesi, oyuncu ve mankenlere özenme gibi nedenlerin üzerine bir de psikolojik sorunlar eklendiğinde yeme bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Yeme bozuklukları ya yiyecekten tiksinerek yemeyi reddetme ya da yediğinden dolayı suçluluk duyarak kusma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yemeği tiksinerek reddetme sonucu “anoreksiya nervoza”, yediğini kusma “bulimiya nervoza” olarak tanımlanmaktadır.
Yeme bozukluğu daha çok genç kadınlarda görülmekle birlikte bazı mesleklerdeki erkeklerde de görülebilmektedir. Yine sürekli sıkı ağırlık kontrolü gerektiren atlerde de yeme bozukluğu ortaya çıkmaktadır.
ANOREKSİYA YEMEKTEN TİKSİNDİREBİLİRAnorektik bireyler başlangıçta düzensiz, garip beslenme alışkanlığı geliştirirler ve zamanla yemekten tiksinti duyarak yemeyi reddederler, fiziksel aktivitelerini ise artırırlar. Kendini yalnız hissetme, ergenlik dönemindeki sorunlar, ailede alkolik bireylerin olması, aşırı koruyucu aile, anne babanın çocuktan çok şey beklemesi gibi durumlar bu yeme bozukluğunun oluşmasına neden olabilir.
Anoreksiya nervozalı bireyler kendine saygısını yitirmiş, düşünceleri sürekli yiyeceklerle meşgul olan, saplantılı, aşırı mükemmeliyetçi, aşırı başarma hırsı olan, sosyal olarak geri çekilmiş, iletişime açık olmayan, vücut imajlarının bozulmuş olduğunu düşünen kişilerdir. İki türlü yeme davranışı gösterirler; bir kısmı kalori kısıtlaması yapar ve arınma davranışı (kusma gibi) göstermez, diğer bir grup ise anoreksiya olayı boyunca devamlı yer ve arınma davranışında bulunur.
ERKEN DÖNEMDE MÜDAHALE EDİLMELİZamanla müdahale edilmezse yağ dokusunun çoğunun kaybolması, kas erimesi, adetten kesilme, çeşitli vitamin yetersizliği belirtileri, tırnaklarda kırılma ve incelme, kabızlık, uykusuzluk, ödem, hiperaktivite ve gençlerde gelişme geriliği gibi belirtiler ortaya çıkar.
BULİMİA VÜCUDU YİYİP BİTİRİYORDayanılmaz bir yemek yeme tutkusu ile nöbetler halinde son derece aşırı yemek yeme halidir. Bulimikler aşırı yeme sonucunda bunlardan arınmak için kusma, ağır diyetler ve ağır egzersizle yemeyi kontrol altına alma gibi davranışlara başvururlar.
Hastalığın fiziksel belirtilerini saptamak zordur, fakat sürekli kusma nedeniyle dişlerde çürükler ve kayıplar, tükürük bezlerinde şişme, ağız içi, yemek borusu ve dilde harabiyet oluşur. Sık ve yüksek dozda kullanılan laksatifler nedeniyle bağırsak hareketlerinde bozulma görülür. A ve E vitamini gibi yağda eriyen vitamin eksiklikleri ve kusma davranışı nedeniyle vücut içi sıvı dengesinde bozulmalar oluşur. Anorektik bireylerin tersine aktif ve dışa dönük bireylerdir. Vücut ağırlıklarında dalgalanmalar görülür. Üzgün ve sıkıntılı kişilerdir ayrıca adet düzensizlikleri görülür.
Bilinçsiz diyetin faturası...

Kanserden korunmak mümkün mü?

İSTANBUL - Kanser oluşumunda iki temel faktör rol oynar. Kalıtsal faktörleri kontrol etmek mümkün değil. Çünkü her insan belirli bir Genetik kod ile doğar ve bu değişmez. Peki ya çevresel faktörler?Sigara, alkol, hava kirliliği, sağlıksız beslenme, obezite, hareketsiz Yaşam ve aşırı miktarda güneş ışınlarına maruz kalmak kansere neden olan çevresel faktörler. Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Çağatay Demir, çevresel faktörlerin büyük ölçüde kontrolümüz altında olduğunu söylüyor. Demir, "Bu faktörlerden sadece üçünü, beslenme, Obezite ve fiziksel aktiviteyi kontrol altında tuttuğumuz takdirde kanserden 1/3 oranında korunabiliriz, yani sadece üç faktöre müdahale ederek kanser riskini üçte bir oranında düşürmek tamamen elimizde" diyor.
Demir'e göre, tüm çevresel faktörler düşünüldüğünde ise kanser oluşumunu önleme oranı yüzde 80’lere kadar çıkıyor. Yani Sigara ve alkolden uzak durup, düzenli fiziksel aktivite yaparsak, dengeli ve düzenli beslenerek ideal kiloda kalmayı başarabilir ve güneş ışınlarından bilinçli şekilde yararlanırsak kanserden yüzde 80 oranında korunmamız mümkün olabiliyor. Demir, "Kısaca söylemek gerekirse, kanseri sadece kader olarak düşünmek doğru değil. Çünkü sigara içen erkeklerde akciğer kanserinin görülme riski 23 kat, kadınlarda ise 13 kat artıyor. Sigara içmeyen ve sigara dumanına maruz kalmayan bireylerin akciğer kanserine yakalanmaları ise düşük bir ihtimal" diye konuşuyor. Kanserden korunmada kontrol altında tutabileceğimiz çevresel faktörlerin başında ise beslenme geliyor. Aynı zamanda "Sağlıkta ve Kanserde Doğru Beslenme" adlı 2007 yılında yayınlanmış bir kitabı da bulunan Diyetisyen Çağatay Demir, "Aslında kanserden korunmak için uygulanacak beslenme, doğrudan doğruya Sağlıklı Beslenme ilkeleri ile paralellik gösterir" diyor ve kanserden koruyucu beslenmeye temel olacak noktaları şöyle açıklıyor: GÜNDE 5 PORSİYON VE ÇEŞİTLİ RENKTE MEYVE-SEBZE"Çeşitli renkte meyve ve sebze tüketiminin akciğer, ağız, yemek borusu, mide ve kalın bağırsak kanserlerinde riski azalttığı birçok çalışma ile kanıtlandı. Meyve ve sebzelerin meme ve prostat kanseri gibi hormona dayalı kanser türlerinin oluşma riskini azalttığı konusunda da veriler mevcut. Bu gıdalar, kanserden koruyucu özelliklerini farklı birkaç mekanizma ile gösterirler. Bunlardan ilki bu gıdalarda bulunan çeşitli antioksidanlardır.Antioksidanlar vücutta bulunan serbest radikalleri etkisiz hale getirerek kanserden korurlar. Bunun yanında düşük kalorili oldukları için, meyve ve sebze ağırlıklı beslenmeyle obezitenin önlenmesi de mümkündür. Obezitenin meme, kolon, endometrium, yemek borusu ve böbrek kanserlerinde riski arttırdığı düşünülürse, düzenli meyve ve sebze tüketiminin önemi daha da artar. Ayrıca meyve ve sebzelerde bulunan yüksek miktardaki lif, kolon kanseri riskini de önemli ölçüde azaltıyor. RENKLERİ DEĞİŞTİKÇE KOMPOZİSYONLARI DA DEĞİŞİYORAncak meyve ve sebzeleri tüketirken bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. Değişik renkte meyve ve sebzeler tüketmek ve besin çeşitliliği sağlamak çok önemli. Hiçbir besin vücudunuzun ihtiyaç duyduğu besin öğelerini bir arada içeremez. Vücudun ihtiyaç duyduğu besin öğelerini karşılamak için besin çeşitliliği sağlamak en doğru yöntemdir. Meyvelerin rengi değiştikçe içerdikleri vitamin kompozisyonları da değişir. Bu nedenle gün içinde tüketilen meyvelerin renginin birbirinden farklı olması önemlidir.Meyveleri çok iyi yıkayarak, kabuklu tüketmenin lif alımını arttırdığı unutulmamalı. Meyvelerdeki lifin ağırlıklı olarak kabukta bulunmasından dolayı bu yiyecekleri kabuğuyla birlikte tüketmek kanserden korunmanın yanında, kolesterol, şeker ve kabızlık problemlerinde de yararlı olur. Vitamin değerlerini korumak için sebzeleri buharda haşlamak en sağlıklı yöntemdir. Mevsiminde yetişen meyve ve sebzeleri tüketmek daha sağlıklı, daha besleyici, daha lezzetli ve daha ucuzdur. Bu nedenle mevsiminde yetişen meyve ve sebzelerin tüketilmesini öneriyoruz.
KIRMIZI ETTEN UZAK DURUNYapılan çalışmalar kırmızı etin ve sosis, salam, sucuk gibi işlenmiş et ürünlerinin kolon kanserine neden olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle beslenmede bu tür yiyeceklere fazla yer verilmemesi büyük önem taşıyor.
İŞLENMİŞ TAHILLAR YERİNE TAM TAHILLI ÜRÜNLERÇalışmalar, tam tahıl ürünlerinin ağız içi, gırtlak, yemek borusu, yutak, mide, kolon, rektum, karaciğer, mesane, pankreas, meme, rahim, yumurtalık, prostat ve böbrek kanserlerine karşı koruyucu olduğunu gösteriyor. Tam tahılların içerdiği birtakım antioksidanlar ve lifin kansere karşı koruyucu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle işlenmiş tahıllar yerine tam tahıllı ürünlerin tüketilmesi kanserden korunmada etkili oluyor.
YAĞSIZ ET, DERİSİZ TAVUKyağ içeriği yüksek olan bir beslenme düzeninin doğrudan kansere yol açtığına dair bir çalışma olmasa da yüksek yağlı beslenmenin fazla kalori alımına, bunun da obeziteye neden olduğu biliniyor. Obezitenin de bazı kanser türlerinde riski arttırdığı bilindiği için yağ içeriği düşük bir beslenme programı uygulamak çok önemli. Bu doğrultuda; kaymak, krema, mayonez gibi yağ içeriği yüksek olan yiyeceklerin tüketilmemesini, süt ve süt ürünlerinin yağsız veya yarım yağlı olanlarının tercih edilmesini, etin yağsız, tavuğun derisiz yenmesini, sakatatlardan uzak durulmasını ve yemeklere konan yağın azaltılmasını öneriyoruz.
MANGAL YERİNE FIRIN, KIZARTMA YERİNE HAŞLAMABesinleri yanlış yöntemlerle pişirmek da kanser oluşumunda önemli etkiye sahip. Özellikle ülkemizde sıklıkla tercih edilen mangalda pişirme kanser oluşumunda ciddi risk oluşturuyor. Temel olarak dikkat edilmesi gereken nokta; besinlerin hızlı pişmesini önleyecek yöntemlerin tercih edilmesidir. Mangal yaparken öncelikle kömürün kor haline gelmesi beklenmeli, kömür ve et arasındaki mesafe en az 15 cm olacak şekilde ayarlanmalı. Yağda kızartma da çok sağlıksız bir pişirme yöntemi. Yiyeceğin hızlı pişmesini sağlayan bu yöntem, hem fazla yağ alımına hem de fazla kaloriye yol açar. En önemlisi de yağın okside olması sonucu kanserojen maddelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Yani besinlerin pişerken kansorojen madde haline gelmemesi için fırın, suda veya buharda haşlama gibi pişirme yöntemleri tercih edilmeli."
Çağatay Demir, kanserden koruyucu beslenmede kadın ve erkeğe özel bir beslenme tarzının olmadığını belirtiyor. Ancak kanser riskleri açısından değerlendirildiğinde, meme kanserinin kadınlarda en çok görülen kanser türü olduğunu hatırlatıyor ve bu nedenle özellikle Meme Kanseri açısından risk grubunda olan kadınların alkol tüketmemesini öneriyor.
Erkeklerde ise prostat kanseri en sık görülen kanser türü. Bu nedenle A vitamininin öncü maddeleri olan karetenoidlerin prostat kanserinden korunma açısından erkeklerde daha faydalı olabileceğini söyleyen Demir, kanserden korumada ön plana çıkan besinlere şu örnekleri veriyor:
Domates: Antikanserojen aktivite gösteren karotenoidlerden biri olan likopen, domateste bulunan vitamin A benzeri bir bileşiktir. Likopenin prostat, meme ve akciğer gibi kanser türlerinde riski azalttığı yönünde çok sayıda araştırma bulunuyor.
Brokoli, Karnabahar, Lahana ve Brüksel Lahanası: Kolon ve prostat kanseri riskini azaltan bu besinler, yüksek oranda C vitamini, beta-karoten, lif, kalsiyum, folik asit ve birçok fitokimyasal madde içerirler. Bu besinlerin yapısında bulunan bileşikler DNA zedelenmesini baskılayan veya bloke eden enzimleri tetikler, tümör büyüklüğünü ve östrojen benzeri hormonların etkinliğini azaltır.
Sarımsak: Midede bulunan Helikobakter Pilori adlı bakterinin üremesini önler. Bu bakteri mide kanseri ile ilişkilendirildiği için, sarımsağın dolaylı yoldan mide kanserinden de koruyabileceği konusunda Bilimsel çalışmalar mevcut.
Soya: Fitoöstrojenler özellikle hormona bağlı olan kanserlerin kontrol ve önlenmesinde rol oynarlar. Meme kanseri, testis ve prostat kanseri gibi östrojenle ilişkili kanserler, fitoöstrojen alımının yüksek olduğu ülkelerde daha düşük oranlarda görülüyor.
Yeşil Çay: Çaydaki antioksidan polifenolik bileşiklerin, kanser ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu etkisi olduğu biliniyor. Çayda bulunan temel antioksidan madde ise kateşindir.
Kanserden korunmak mümkün mü?

Gözlerinizden yılların izini silin

İSTANBUL - Göz çevresindeki yaşlanma izlerinden kurtulmak için hemen bıçak altına yatmanız gerekmiyor. Yeni ve etkili kimyasal peeling yöntemleri ve birkaç basit önlemle gözaltındaki torbalara, morluklara ve ince kırışıklıklara veda etmek mümkün.
Güzelliğin en çarpıcı silahı olan gözlerin, aynı zamanda yüzümüzde yılların izlerini ilk ele veren bölge olduğunu söyleyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Eda Kumbasar, göz çevresinde görülen sorunları anlattı:"Göz çevresi çok ince ve sebase bezlerden (yağ bezlerinden) fakir bir deridir. Göz çevresi etrafında çok sayıda kas bulunduğundan dinamik kırışıklık denilen mimik kırışıklıkları erken yaşta oluşmaya başlar. Göz çevresinde kırışıklık dışında görülen diğer sık Kozmetik sorunlar ise; pigmentasyon yani göz etrafında morluklar ve ödem yani torbalanmadır.HEPİMİZİN DERDİ HALKALARGözaltı halkaları, hem erkeklerde hem de kadınlarda sık görülen ortak bir yakınmadır. Gözaltındaki bu koyu renk halkaların nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Yine de buna neden olabilecek birçok faktörden bahsedilmektedir. Bu faktörler arasında Genetik nedenler, güneş ışınları, düzensiz uyku, düzensiz Beslenme, Sigara ve alkol tüketimi, alerjiler ve bazı sistemik hastalıklar yer almaktadır. GENETİK MİRAS MORLUKLARGözaltındaki morluklar birçok nedene bağlı olabilir. Genetik nedenlere bağlı yani kalıtsal olabilir. En sık görülen nedenlerden biri budur. Kişinin altta yatan eşlik eden bir Sağlık problemi yoksa ve tetikleyici bir faktör bulunamıyorsa, genetik nedenlerden olduğu düşünülebilir."GÖZLER İÇİN NEŞTERSİZ GENÇLEŞME YÖNTEMİ"Gözaltındaki torbalanmalar, morluklar ve ince kırışıklıkları tedavi etmek için çok yeni ve etkili bir uygulamadan yararlandıklarını belirten Dr. Eda Kumbasar, yıllara meydan okuyan kadınlara, göz çevresi için basit ama etkili tüyolar verdi:"Gluco eye adını verdiğimiz bu yeni yöntem, cerrahi olmayan, son derece güvenli ve etkili bir uygulamadır. Hastanın işlem için ayırması gereken süre yaklaşık 15 dakika. İşlem sayısı 2 veya 5 seans oluyor, seans aralıkları ise 3 hafta. AHA’LI TROPİKAL JEL: Hastanın göz etrafına ve her iki göz kapağına alfahidroksiasit (AHA) formülasyonu içeren topikal jel sürülür. Glikolik asitin, latik asit ile beraber kullanımı ürünün etkisini arttırır. Göz etrafı hassas bir alan olmasına rağmen bu uygulamada herhangi bir iritasyon yani tahriş olmaz. Bu jel uygulandıktan sonra nötralizanı yani asidi dengeleleyici madde ile işlem sonlandırılır. İşlem sonrası bakım kremleri sürülür ve işlemden sonra kullanması gereken tek ürün güneş koruyucudur. HER DERİ TİPİNE UYGULANABİLİRBu işlemin ideal olarak yapıldığı dönem sonbahar ve kış aylarıdır. Bu uygulamada hiperpigmantasyon yani lekeler, güneş ve yaşlanma lekeleri, skarlar yani izler ve ince kırışıklıklar azalır. Bu uygulamanın önemli avantajı ise tüm deri tiplerinde kullanılabilir olmasıdır. Yani açık tenli veya koyu tenli kişilerde herhangi bir problem olmadan güvenle kullanılabilir.GÖZ BAKIMININ İLK ADIMI HİJYENGöz ve deri sağlığı için dikkat etmemiz gereken belli kurallar vardır. Bunların en önemlisi ise hijyendir. Göz etrafına sık sık elle temas etmemek gerekir. Elleri sık yıkamamak ve gözleri ovuşturmak enfeksiyona sebep olabilir. Gözde ve göz etrafında oluşabilecek enfeksiyonlar, gözde akıntı ve sulanmaya sebep olabilir. Bu neenle hem göz hem de cilt sağlığı için sık el yıkamak önemlidir.GÖZLERİNİZİ GÜNEŞTEN KORUYUN: Deri yaşlanması çevresel faktörlerden de etkilenir. Özellikle güneş ışınları bunun başında gelir. Uzun yıllar UV’ye maruz kalan kişilerden güneş ışınlarının yaptığı birikim hasarına bağlı olarak gözaltında renkte koyulaşma pigmentasyon görülebilir. Çok basit ama en önemli yaşlanma karşıtı kremlerden biri olan güneş koruyucular yine burada da devreye girer. Güneş koruyucu kullanımı, göz çevresi kırışıklığını engellemede en önemli yöntem. Güneş koruyucuları bu yüzden mutlaka göz çevresi dahil tüm göz etrafına uygulamalıyız.DÜZENSİZ UYKU MORARTIYORDüzensiz uyku saatleri olan kişilerde de yine benzer problemler ortaya çıkabilir. Günde en ez 8 saat uyku ve aynı saat aralıklarında uyku düzeni gerekir. Uyku düzeni olmayan kişilerde göz etrafında torbalanma ve morluklar en sık karşılaşılan problemlerdendir. HALKALARIN NEDENİ Alerji OLABİLİRAlerjik kişilerde yine gözaltında mor halkalar sıkça görülür. Bu yüzden alerji tanısı olan kişiler ilgili hekime başvurup altta yatan hastalıklarıyla ilgili tedavi olmalıdırlar. Bazen hastalarımızın alerjileri olduğunu, sadece göz etrafındaki bazı cilt bulgularını değerlendirerek anlamaktayız. Bu yüzden göz etrafında ödem, şişlik ve renk değişikliği olduğunda mutlaka bir cilt uzmanına başvurmak gerekir.
Gözlerinizden yılların izini silin

Böbrek taşlarına karşı Taş diyeti

İSTANBUL - Yaygın Sağlık problemlerinden biri olan böbrek taşlarının 5 yıl içinde nüks etme oranı yüzde 35 gibi yüksek bir oran. Yani, her üç hastadan biri, yıllar içinde, böbrek taşlarıyla tekrar savaşmak zorunda kalabiliyor.
Ülkemizde yüzde 15-20 gibi yüksek bir oranda görülen böbrek taşları, şiddetli ağrılarla seyrederek Yaşam kalitesini düşürebilen ve böbreklerde fonksiyon kaybına yol açabilen ciddi bir hastalık. Çalışmalara göre, Beslenme alışkanlıklarına dikkat eden hastaların yüzde 50’sinde böbrek taşı oluşumu önlenebiliyor. Fakat bunun için sıkı bir Diyet uygulanmasına da gerek yok. Acıbadem Bağdat Caddesi Polikliniği’nden Üroloji Uzmanı Dr. Murat Tuğrul Eren, böbrek taşı oluşumunu önlemek için önerilen 'Taş' diyetini anlattı.
NASIL BESLENMELİ?"Bilinçli beslenerek böbrek taşının yeniden oluşumunu önleyebilir veya geciktirebilirsiniz" diyen Dr. Eren, böbrek taşlarının oluşumu, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında merak edilen noktalara açıklık getirdi ve hastalıktan korunmak için önerilerini şöyle sıraladı:
Herhangi bir besin grubunda aşırıya kaçmayın: Tüm besin gruplarının katkıda bulunduğu ama herhangi birinin tüketiminde aşırıya kaçılmadığı sağduyulu bir diyet uygulayın. Çünkü her ne kadar taş oluşumunun diyetle bağlantıları büyük oranda Bilimsel olarak aydınlatıldıysa da hala bilinmeyen faktörler olabilir ve sizin aşırı tükettiğiniz Gıda taş oluşumunu tetikleyebilir.Her gün en az 2 litre su için: Bol su tüketimi, idrar miktarını artırarak idrarda daha fazla fazla maddenin kristalleşmeden çözülebilmesini sağlıyor. Ayrıca idrar yolundaki kristallerin veya taşların vücuttan atılmalarına yardım ediyor. Bu nedenle her gün en az 2 litre su tüketmeye özen gösterin. Sıvı alımını 24 saatlik süreye eşit olarak dağıtın ve Egzersiz gibi efor gerektiren durumlardan sonra ekstra su tüketin. Aklınızda bulunsun, idrar kokusuz ve açık sarı ise bu vücuda yeterince su alındığı anlamına geliyor. Bunun aksine idrarın kokulu ve koyu sarı olması, yeterli su tüketilmediğine işaret ediyor.Tuz tüketimine dikkat edin: Tuz, böbrek taşının en sık görülen bileşimi olan kalsiyum ve oksalatın böbrekten daha fazla atılmasına yol açıyor. Bunun sonucunda da mineraller idrarda birikerek taş oluşumuna neden oluyor. Bu yüzden tuz tüketiminden mümkün olduğunca kaçının.Hayvansal proteini 150 gramla sınırlayın: Bu grup protein de tıpkı tuz gibi kalsiyum ve oksalatın böbrekten daha fazla atılmasına neden olarak böbrek taşının oluşumuna zemin hazırlıyor. Olumsuz etkileri nedeniyle et, süt ve yumurta gibi hayvansal proteinin tüketimini günde 150 gramla sınırlayın. Eğer bir öğünde fazla protein tüketmişseniz, bir sonraki öğünde sebze ağırlıklı beslenin.Oksalat içeren besinlerden uzak durun: Oksalat aslında hemen her besinde bulunuyor. Sağlığınız için oksalat içeren domates gibi önemli sebzeleri sofrada bulundurmanız şart. Ancak çerez (özellikle kabuklu yemişler), çay, kahve, Sigara, ıspanak, kakao, çilek gibi sağlığınız için çok elzem olmayan oksalat yönünden zengin besinlerin tüketiminden kaçınabilirsiniz. Ayrıca içeriğinde oksalat bulunan buğday nedeniyle çavdar ve kepek ekmeğini de sınırlı miktarda yemeye çalışın. Liften zengin sebze meyveye ağırlık verin: Kabızlık böbrek taşının oluşumunu tetikleyen bir etken. Çünkü bu süreçte kalsiyum ve oksalat maddeleri bağırsaklarda daha fazla emiliyor, bunun sonucunda da böbrekten atılan miktarları artıyor. Kabızlığı önlemek için bol bol liften zengin meyve ve sebze yiyin. Salatanıza bol limon sıkın: Limon taş oluşumunu önleyen ‘sitrattan’ zengin bir besin. Uzmanlar taş oluşumunu önlemek için her gün taze sıkılmış yarım limon suyu almanızı öneriyorlar.Greyfurdu beslenme listenizden çıkarın: Yapılan araştırmalar sonucunda greyfurdun taş oluşumuna yol açtığı ortaya konmuş. Doktorunuz önermediği sürece kalsiyum alımını kısıtlamayın: Yapılan çalışmalar kalsiyum tüketiminin böbrek taşı oluşumunda önemli bir rol oynamadığını ortaya koydu. Üstelik kalsiyum güçlü kemiklere sahip olmamız için çok önemli bir iyon. Dolayısıyla doktorunuz önermediği sürece kalsiyum tüketimini kısıtlamanıza gerek yok. Günlük kalsiyum gereksinimi 800 mg olarak belirleyen uzmanlar, yetişkinlerin günlük 1000 mg kalsiyum almalarını öneriyorlar.
NASIL BİR YAŞAM SÜRMELİ?Bol bol hareket edin: Böbrek taşının oluşumunu önlemek için beslenmenize dikkat etmenizin yanı sıra, hareketli bir yaşam sürmeyi de alışkanlık haline getirmeliniz. Çünkü bol hareket vücuttaki her türlü mekanizmayı dengeli hale getiriyor. Bunun aksine sedanter bir yaşam ise böbrek taşına yol açan maddeler de dahil olmak üzere vücuttaki birtakım maddelerini daha fazla salgılanmasına yol açıyor. Bunun için özel bir egzersiz yapmanıza gerek yok, isterseniz her gün yürüyüşe çıkabilir veya istediğiniz bir Spor türünü uygulayabilirsiniz. Hiçbir şey yapamıyorsanız, asansör yerine merdiven tercih edin, arabanızı gitmek istediğiniz mekandan daha uzağa park edin ve masa başında çalışırken düzenli aralıklarla kalkarak hareket edin.
Stresten uzak durun: Yapılan çalışmalar stresin de böbrek taşının oluşumunda rol üstlendiğini ortaya koymuş. Her ne kadar bunu başarmak kolay olmasa da, mümkün olduğunca stresli ortamlardan uzak durun ve sakinleşmek için çeşitli yöntemlerden faydalanın.
BÖBREK TAŞLARI NASIL OLUŞUYOR?Böbrekler, yaşamsal faaliyetlerimiz için ihtiyaç duyulan biyokimyasal işlemlerin sonunda oluşan atık maddelerin vücuttan atılmasını sağlayan bir organ. Bunun yanı sıra vücut için gerekli olan bazı maddelerin seviyesini ayarlamak gibi bir işlev de üstleniyor. Bu atık maddeler idrar yoluyla vücuttan atılıyor. İdrarda kristal ve taş oluşumunu önleyecek bazı kimyasal maddeler de bulunuyor. Fakat bazı kişilerde bu önleyici mekanizma tam olarak işlev göremiyor. Böbrek taşları da, fazla miktarda olduklarında idrarda çözülemeyen maddelerin kristalleşmesi sonucu oluşuyor. Kalsiyum oksalat ve kalsiyum fosfat, idrarda en sık taş oluşturan mineral tuzlardan.
NEDEN ORTAYA ÇIKIYOR?Böbrek taşlarının oluşum nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte bazı risk faktörlerinin etkili olduğu düşünülüyor. Bunlar; Genetik etkenler, böbrek hastalıkları, böbrekte yapısal bozukluklar, bazı ilaçlar, bazı bağırsak hastalıkları, hipertiroidi gibi tiroit hastalıkları, beslenme alışkanlıkları, yetersiz sıvı alımı, stresli veya sedanter bir yaşam, sıcak iklimde yaşamak olarak sıralanabilir.
EN TİPİK BELİRTİ AĞRIBöbrek taşları değişik şekil, renk ve boyutta oluyor. Örneğin deniz kumu zerresi kadar küçük olabildiği gibi 7 santime, hatta çok daha büyük bir boyuta bile ulaşabiliyor. Böbrek taşlarının bulunduğu konum ve boyutu da belirtilerin oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Böbrek taşlarının en tipik belirtisi ise ağrı. Bu ağrı taşın yerine göre bel bölgesinde olabildiği gibi böbrek ile idrar torbası arasında bulunan böbrek yolundaki konumuna göre karın ve kasık bölgesine de yayılabiliyor. Bazen erkeklerde yumurtalıklara, kadınlarda ise vajinal dudaklara kadar ilerleyebiliyor. Ağrı ile birlikte bazen bulantı, kusma hatta ateş bile görülebiliyor. Ağrının şiddeti ise hastadan hastaya değişebiliyor. Bazılarında çok hafif seyrederken, bazılarında ise hastayı kıvrandıracak ve acil müdahale gerektirecek kadar şiddetli olabiliyor.
Böbrek taşları bazen böbrek fonksiyonunu bozuncaya veya kalıcı hasarlar oluşturuncaya dek belirtisiz büyüyebiliyor. Bu nedenle, özellikle ailesinde böbrek taşı hikayesi olan kişilerin yılda bir kez ürolojik muayeneden geçmeleri öneriliyor.
TANIDA KULLANILAN YÖNTEMLERBöbrek taşının tanısı için; ‘üriner sistem grafisi’ adı verilen röntgen, ultrason ve bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemlerinden faydalanılıyor. En basit yöntem olan üriner sistem grafisinde bazı taşlar görülmeyebiliyor. Ultrasonda ise taşlar böbrek yolundaki bazı yerlerde gözden kaçabiliyor. En etkili yöntem olan tomografide ise tüm vücut iki milimetre aralıklarla taranıyor ve kesin tanı kolaylıkla konulabiliyor.
BASİT YÖNTEMLERLE KENDİLİĞİNDEN DÜŞEBİLİYORHer böbrek taşının mutlaka tedavi edilmesi gerekmiyor. Bulunduğu konuma ve boyutuna bağlı olarak bazı taşların sadece izlenmesi yeterli. Böbrek taşının tedavisinde sorunun en az girişimle giderilmesi hedefleniyor. Bunun için de önce taşın kendiliğinden düşmesine yönelik tedavi uygulanıyor. Hastaya bol bol su içmesi, hareket etmesi (merdiven inip çıkmak, Basketbol oynamak, dans etmek gibi) öneriliyor. Böbrek yolundaki kanalların genişlemesi ve bu sayede taşın kolayca düşmesi için düzenli olarak taşın bulunduğu bölgeye sıcak uygulaması ( sıcak havlu konulması veya sıcak su dolu küvete ya da saunaya girilmesi gibi ) tavsiye ediliyor. Ayrıca ağrıyı önlemek için ağrı kesiciler, iltihap varsa iltihap giderici ilaçlar veriliyor. Bu tedavilerle hasta ortalama olarak 1 ay boyunca takip altına alınıyor. Böbrek taşlarının çoğu önerilen tedavilerle kendiliğinden düşüyor. Eğer düşmezse, bu kez girişimsel yöntemlere başvuruluyor.
CERRAHİ MÜDAHALEYE NE ZAMAN GEREK DUYULUYOR?Eğer uygulanan tedaviden sonuç alınamazsa, hastanın şiddetli ağrıları varsa, taş bulunduğu yer ve boyutu nedeniyle riskli bir durum oluşturuyorsa hastaneye yatmak gerekebiliyor.
Böbrek taşlarına karşı 'Taş' diyeti

Kadınlar bu haberi mutlaka okumalı

İSTANBUL - Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Birçok yerde kadına ve kadın emeğinin algılanışına dair konuşmalar yapılıyor, etkinlikler düzenleniyor. Biz de kadının varlığını ciddi şekilde tehdit eden, dünyada ve Türkiye'de en sık görülen kadın kanserine, yani meme kanserine dikkat çekmek istedik, Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Vahit Özmen ve Psikososyal Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan ile konuştuk. Kanserin, bir kadının bedeninde ve beyninde yarattığı değişiklikleri, sosyal ve iş hayatına yaptığı etkileri, özel hayatında ve ikili ilişkilerinde bıraktığı izleri irdelemeye çalıştık. Batı ülkelerinde son yıllarda Meme Kanseri sıklığında azalma gözlenirken, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerdeki artış dikkat çekiyor. Üstelik hastalığa yakalanma yaşı giderek düşüyor. Türkiye'de genç yaşta, yani 40 yaşın altında meme kanserine yakalanma oranı batı toplumlarından 4 kat daha fazla.IARC’e göre, (International Agency for Research on Cancer) 2002 yılında tüm dünyada yeni tanı konulan meme kanseri sayısı 1.150.000 iken, rakam 2010 sonunda 1.500.000’e ulaşacak. Bu sayının 10 yıl içinde yaklaşık yüzde 60 artacağı, vakaların daha çok gelişmekte olan ülkelerde görüleceği tahmin ediliyor. KANSER DAHA OLUŞMADAN YAKALANIYORMeme kanserinde yüz güldüren en önemli nokta ise tarama programları sayesinde daha sıfır evredeyken kanserin yakalanıyor olması. Böylece kanser öncüsü hücrelere müdahale ediliyor ve kadınlar kanser olmaktan kurtuluyor.
Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı'na bağlı olan Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM), Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu (MHDF) ve Meme Sağlığı Derneği (MEMEDER) gibi kuruluşlar, meme, rahim, rahim ağzı, yumurtalık kanserlerinde yaptıkları ücretsiz taramalarla kadınlara erken teşhis ve tedavi şansı yaratıyor.
Örneğin; Van'da KETEM'in yürüttüğü programda 2009'da 4 bin 743 kadın meme, 4 bin 222 kadın rahim ağzı kanseri taramasına katıldı. Bu kadınlardan 26'sı erken teşhisle kanser olmaktan kurtarıldı. Meme Sağlığı Derneği'nin (MEMEDER) 2008'de başlattığı Bahçeşehir Meme Kanseri Erken Tanı ve Tarama Projesinde ise dört kadında evre 0 ve 2 kadında evre I'de saptanan kanserlere erken müdahale edildi ve 6 kadının kanser olması engellendi. ERKEN TEŞHİS NEDEN ÖNEMLİ?Ulusal Kanser Danışma Kurulu Üyesi ve Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Vahit Özmen, kanser tarama programlarıyla kanserin daha oluşmadan yani sıfır evredeyken yakalanmasının kadın açısından son derece önemli olduğunu söyledi, "Kanser gelişmiş olsa bile erken tanı ve tedaviyle hem ölüm oranı ciddi şekilde düşüyor hem de tedavinin başarısı ve kadının Yaşam kalitesi artıyor" dedi.Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu (MHDF), meme hastalıklarıyla ilgili 13 dernekten oluşuyor. Özmen, federasyonun amacını, "Meme hastalıklarının erken tanısı, taraması, tedavisi ve takibi ile ilgili olarak ülkemizdeki mevcut koşulları belirlemek, bu koşullara uygun ve gerekli projeleri hazırlamak ve bunları uygulamaya koymak" cümleleriyle özetledi.
MHDF çatısı altında bulunan Meme Sağlığı Derneği'nin (MEMEDER) yürüttüğü projelerden biri de Bahçeşehir Meme Kanseri Erken Tanı ve Tarama Projesi. Prof. Özmen, 2008'de başlayan ve 2018'e kadar sürmesi planlanan Proje hakkında şunları söyledi:ÜCRESİZ Dijital MAMOGRAFİ VE ULTRASONOGRAFİ"Hedefimiz, bu bölgede yaşayan, 40-69 yaş arasındaki yaklaşık 5.000 kadını evlerinde ziyaret ederek, ücretsiz dijital mamografi, ultrasonografi ve muayene yaptığımız “Meme Sağlığı Merkezi’mize” davet etmek ve burada taramalarını yapmak. Bahçeşehir Belediyesi ve diğer sponsorlarımızın katkılarıyla piyasa değeri yaklaşık 1.000 TL’yi bulan dijital mamografi, doppler ultrasonografi ve muayene merkezimizde ücretsiz sunuluyor. Bugüne kadar projemize katılan 1.600 kadınımıza dijital mamografi, 1.000 kadınımıza ultrasonografi, şüpheli bulunan 35 kadınımıza meme biyopsisi yaptık. 6 kadınımızda çok erken meme kanseri (dört kadında evre 0 ve 2 kadında evre I) saptandı. Kanser tanısı konulan kadınlarımızın tedavileri yapıldı, kadınlarımız şimdi sağlıklı yaşamlarıne devam ediyorlar."Bu kampanyadan yararlanmak isteyenler nasıl bir yol izlemeli, nereye ve ne zaman başvurmalı? Prof. Özmen'in cevabı:
"Bu projeden, Bahçeşehir Beldesinde oturan ve proje kapsamında olan tüm kadınlarımız, “Meme Sağlığı Merkezi’mize” müracaat ettikleri anda yararlanmaktadırlar. Bu belde dışındaki kadınlarımız ise Meme Sağlığı Merkezimizin 0212 669 84 51 veya 0532 201 83 40 nolu telefonlarını arayarak randevu alabilirler."
KANSER ÖNCÜSÜ HÜCRELERE MÜDAHALEAynı zamanda Meme Kanseri Erken Tanı ve Tarama Kurulu Başkanı ve İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Prof. Özmen, gelişmiş ülkelerde tarama mamografisi ve erken tanıyla meme kanserinden ölüm oranının ciddi şekilde azaldığına vurgu yaptı, bu taramalarda kanser öncüsü hücre görüldüğünde nasıl müdahale edildiğini anlattı:"Kanser tarama programları, ele gelmeyen meme kanserini yakalama oranını yüzde 75’e kadar yükseltmiştir. Bu sayede kadınlar memelerini kaybetmeden ve sağlıklı olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Erken tanı, tedavi maliyetlerini azaltarak ülke ekonomisine de ciddi katkılar sağlıyor. Genetik testler (BRCA 1 ve BRCA 2) kullanılarak yüzde 5-10 civarında olan genetik meme kanseri erken fark ediliyor, belirli bir takip süresinden sonra meme derisi ile meme başı korunarak meme dokusu çıkarılıyor ve estetik olarak yeni meme yapılıyor. Böylece kadınlar meme kanserinden korunuyor. Yine yüksek risk grubunda olup, memesinde kanser öncüsü değişikliler bulunanlarda da benzer yöntemler uygulanıyor. Mamografisinde şüpheli tümörleri olan kadınlarda, mamografi yardımı ile vakumlu kor biyopsi yapılarak patolojik tanı konuluyor. Bu hastaların önemli bir kısmında ameliyata ve biyopsiye gerek kalmıyor."KANSERİN PSİKOLOJİK MALİYETİ DE AĞIR OLUYORKanser olan kadınların özellikle eş veya sevgilileriyle ilişkilerinin bozulduğu, hastalık sonrası boşanma olaylarının sık görüldüğü, bazı kadınların uzun tedavi süreci nedeniyle işlerini de kaybettikleri gözleniyor. Yani kadın kanser olunca hem işini hem de aşkını kaybedebiliyor. Bu da zaten ciddi bir fiziksel ve ruhsal travma yaşayan kadının psikolojik dengesini iyice altüst ediyor. Olayın bu boyutunu da kanser psikolojisi alanında ulusal ve uluslararası pek çok çalışmaya imza atan bir isimle konuştuk. Psiko-onkolojinin Türkiye'de kurucusu olan Prof. Dr. Sedat Özkan, kanser hastalığının tüm dünyada multidisipliner bir yaklaşımla tedavi edildiğini, ülkemizde ise genel olarak medikal tedavinin dünya standartlarında yapıldığını ancak psikososyal boyutun yeterince önemsenmediğini söyledi. Prof. Özkan, "Özellikle son yıllarda yapılan çalışma ve girişimler psiko-onkolojinin kanser tedavisindeki öneminin tartışmazlığını göstermektedir" dedi. HEM YAŞAMI HEM DE KADINLIĞI TEHDİT EDİYORİ.Ü İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Prof. Dr. Sedat Özkan, meme kanserini, "Benlik saygısını, cinselliği, yaşamı ve kadınlığı tehdit eden bir kriz durumu" olarak tanımladı. Kanserin kadının hem iş hayatını hem de sosyal ve özel ilişkilerini önemli ölçüde etkilediğini vurgulayan Prof. Özkan, sürecin kadında ciddi psikiyatrik sorunlara neden olduğunu söyledi. "Kronik hastalıklar ve hastalığın getirdiği olaylar o kişinin ailesinde ve ikili ilişkilerinde de kriz yaratır, birçok problem yaşatır, baş etme becerilerini değiştirir, duygusal tepkiler ve psikiyatrik bozukluklar ortaya çıkabilir. Özellikle beden imajını ve kadınlık algısını bu kadar yakından etkileyen bir durum kişide özgüven kaybı ve uyum güçlüğünden majör depresyona kadar geniş bir yelpazede psikiyatrik sorunlara yol açabilir. Bununla birlikte, aile üyelerinden birinin yaşadığı olumsuz durumlardan bütün fertler etkilenir. Unutulmamalıdır ki hem kanseri yaşayan kişi hem de yakınları bu zorlayıcı sürecin içinde bir aradadır. Kanser tanısının şoku, hem aile sistemini hem de diğer sosyal destek sistemlerini değiştirebilir. Hastalık sürecinde bazı aile üyeleri birbirine daha çok yakınlaşıyor, bazıları ise birbirinden uzaklaşıyor. EŞİN VEYA SEVGİLİNİN MEME KANSERİNİ ALGILAYIŞI Eşin veya sevgilinin kadını algısı ve ilişki tarzı, kadının kendini algılaması üzerinde önemli bir etkiye sahip oluyor. Kadınlık organları ile ilgili kanser, kansere özgü kaygı ve depresyonun dışında, kadına özgü kaygılar ve ilişki sorunlarına da yol açabiliyor. Burada hastalık öncesi ilişkinin durumu en önemli belirleyicidir. Eğer kadınla erkeğin ilişkisi sağlamsa, organ kaybı sonrası bu ilişki daha da güçlenebilir. Ama hastalık öncesi ilişkide sorunlar varsa, yaşanan sürecin ilişki üzerindeki etkisi de olumsuz olur." RÖPORTAJIN TAMAMI Kadın ruhu meme kanserini nasıl algılar?
İLGİLİ HABERLER
Çözüm memenin alınması mı? Her 100 Türk'ten 3'ü kanserin farkında
Prof. Vahit Özmen ise meme kanserinde erken tanı açısından önemli olan toplum tabanlı tarama mamografisinin ülkemizde yetersiz olduğunu söyledi, kadınların ilgisizliğine dikkat çekti. "Ancak kadınlarımız da meme kanseri konusunda yeterli bilgi ve bilinç düzeyine sahip değiller. Bu nedenle de teşhiste geç kalınıyor ve kadınlar bu hastalık yüzünden genellikle memelerini ve sağlıklarını kaybediyorlar" diye konuşan Prof. Özmen, meme kanseriyle ilgili soruları ise şöyle cevapladı:Meme kanseri eskiden yaşlı hastalığı olarak bilinirdi ancak günümüzde genç yaşlarda da sık karşılaşılıyor. Hastalığın görülme yaşının bu kadar düşmesini neye bağlıyorsunuz?
Batı toplumlarında son yıllarda meme kanseri sıklığında bir azalma gözleniyor. Bu azalma özellikle son 7-8 yılda menopozdaki kadınların kullandığı hormon replasman tedavisindeki keskin düşüş ile ilişkili bulunuyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise meme kanseri sıklığında artış var. Gelişmekte olan ülkelerde ortalama ömrün uzaması, yaşam tarzının giderek batıya benzemesi, az doğurma, geç doğurma, süt verememe, kürtaj yaptırma, erken adet görme, geç menopoza girme, Beslenme alışkanlıkları, genetiği değiştirilmiş ve hormon katkılı yiyecekler, Stres ve çalışma zorunlulukları hem bu artışın hem de meme kanserinin nedenlerini oluşturuyor.
Kadınlar bu haberi mutlaka okumalı

Friday, December 25, 2009

Kadınların saçı erkek tipi dökülüyor

İSTANBUL - Saç Dökülmesi hem erkeklerde hem de kadınlarda görülebilen bir Sağlık sorunu olduğunu belirten Acıbadem Bakırköy Hastanesi Cilt Hastalıkları Uzmanı Dr. Belma Bayraktar, erkeklerde saç dökülmesinin daha sık görüldüğünü, bu durumun 25 yaşına kadar erkeklerin yüzde 25'ini, 40 yaşına kadar yüzde 40'ını, 50 yaşına kadar ise yüzde 50'sini etkilediğini söylüyor. Erkek tipi saç dökülmesi olarak bilinen “Androgenetik saç dökülmesi”, kadınların yüzde 20 ile 30'unu etkilerken, 25 yaşındaki erkeklerin yüzde 30'unda bu tip saç dökülmesi ortaya çıkıyor. Saç dökülmesi hakkında bilgiler veren Dr. Belma Bayraktar, saç dökülmesinin birçok nedeni olduğunu, tedaviden önce nedenleri tespit etmenin büyük önem taşıdığını söyledi, bu nedenleri ve yapılabilecekleri anlattı.
KALITIMSAL SAÇ DÖKÜLMESİErkeklik hormonunun etkisiyle güçlü saç telleri ince tüylere dönüşüyor, bu nedenle saçın uzama aşaması kısalıyor. Saç kökü faaliyeti de önemli ölçüde azalıyor. Bu tür saç dökülmesi önce alnın köşesinde, sonra da saç ayırma çizgisi ile başın üst kısmında ortaya çıkan saç boşlukları ile kendini gösteriyor. Erkeklik hormonu farklı miktarlarda da olsa, hem kadında hem erkekte bulunduğundan kalıtımsal saç dökülmesine kadınlarda da rastlanıyor.Androgenetik saç dökülmesi (erkek tipi saç dökülmesi): Erkeklik hormonu olan androjenler tarafından etkilenen, Genetik olarak yatkın kişilerde genellikle 20'li ve 30'lu yaşlarda ortaya çıkan ve öncelikle alın bölgesindeki saç çizgisinin çekilmesi ile sonra da tepe bölgesinin incelip açılmasıyla ortaya çıkan durumdur. Erkeklerin yüzde 30'u 25 yaşında, yüzde 40'ı 40 yaşında, yüzde 50'si 50 yaşında saç dökülmesiyle karşı karşıya kalıyor.İLAÇLAR VE BAZI HASTALIKLAR DA ETKENKadınların yüzde 20-30'unda erkek tipi saç dökülmesi görülüyor. Olağan saç dökülmesi: Ömrünü tamamlamış saç kendiliğinden veya dış etkilerle (tarama, yıkama, fırçalama) dökülüyor. Bunun yerine yeni saç çıkıyor. Günde ortalama 100 adet saç dökülüyor. Stres, yetersiz Beslenme ve Diyet, demir ve protein eksikliği, cerrahi müdahaleler, ateşli hastalıklar, mevsim değişiklikleri, tiroid bezi hastalıkları ve diğer endokrin bozukluklar, doğum sonrası ve menopoz gibi durumlarda yaşanılan hormonal değişiklikler olağan saç dökülmelerinin içinde yer alıyor. İlaçlara bağlı dökülmeleri şöyle sıralayabilirz.
Yüksek doz A vitamini, androjenler, mantar ilaçları, tansiyon ilaçları, bazı ağrı kesici şişlik giderici ilaçlar, pıhtılaşma önleyici ilaçlar, kanser ilaçları, tiroid ilaçları, ülser tedavisinde kullanılan ilaçlar, antiviral ilaçlar, epilepsi ilaçları, hormon ilaçları, psikiyatride kullanılan bazı ilaçlar, ilaçlara bağlı saç dökülmeleri genellikle geri dönüşümlüdür. Bazı Genetik Hastalıklar saç dökülmesiyle birlikte olabilir. Bazı hastalıklarda (Lupus, frengi, tiroid hastalıkları, AİDS gibi) saç dökülmesi görülebilir.
MEVSİMSEL SAÇ DÖKÜLMELERİSaçın sıkı bir şekilde toplanması ve sert taranması da dökülmeye neden oluyor. Mevsim geçişlerinde artan saç dökülmeleri normal kabul ediliyor, özellikle yaz sonu saçlar yoğun güneş ışını, havuz ve denizden sonra yıpranıyor, dökülme artıyor. Dökülme aylarca devam etmiyor, uzun sürüyor ve saçlarda belirgin seyrelme olursa bir cilt hekimine başvurmak gerekiyor.
AĞIR DİYETLER DE SAÇLARI DÖKÜYOR Saç dökülmesi yaşayan kişilerin önce bir cilt hekimine başvurması gerekiyor. Bazen kan tetkikleri yapılarak demir, çinko, biotin eksikliğinin saptanması, tiroid veya başka bir hastalık olup olmadığı, kullanılan ilaca bağlı mı döküldüğü, stresten mi kaynaklandığının araştırılması önem taşıyor. Çünkü bazen kullanılan ilacın kesilmesi bile çözüm olabiliyor. Aşırı diyetler de saçı dökebildiği için beslenmede protein ve vitaminden zengin beslenme önemli.
SAÇI SERT FIRÇALAMAK TRAVMA YARATIYORBeslenme dışında saçlara zarar verici işlemlerden mümkün olduğunca sakınmak gerekiyor. Perma, boya, sık sık fön çektirmek, saçları sık ve sert bir şekilde fırçalamak da döküyor. Saçların yapısına uygun şampuanla yıkanması gerekiyor, ayrıca zaman zaman evde de uygulanabilecek uygun karışımlarla saç maskeleri yapılması yarar sağlıyor. Dr. Belma Bayraktar, eczanelerde bulunan saç besleyici toniklerin bir cilt hekimine danışılarak kullanılabileceğini, saçların kurutucularla değil, doğal akışına bırakılarak kurutulmasını öneriyor.
DÖKÜLME BİR AYI AŞTIYSA HEKİME BAŞVURUN Dr. Belma Bayraktar, tüm bu uygulamalara rağmen dökülmenin bir aydan fazla sürmesi, saçların eski hacmini ve canlılığını kaybetmeye başlaması üzerine mutlaka hekime başvurulması gerektiğini söylüyor. Yağlı saçların sık ve uygun şampuanla yıkanmasını öneren Dr. Bayraktar, “Çünkü saçlar yağlanırsa daha çok dökülür. Kuru saçların ise yumuşak şampuanlarla yıkanması önerilir. Saçları sık ve sert fırçalamak uygun değildir” diyor.
Kadınların saçı 'erkek tipi' dökülüyor

Wednesday, December 23, 2009

Afiyetle diyet olur mu?


Dilara Koçak

‘Kilo verme yolculuğunda başımıza gelenler’, ‘Diyette başarısızlık sebepleri’, ‘Vazgeçmeyi nasıl önleyebiliriz?’ ve daha birçok konu hakkında daha detaylı bilgiyi, mayıs ayında yayımlanan ‘Afiyetle Diyet’ adlı kitabımdan öğrenebilirsiniz.
Diyet farklı durumlarda farklı anlamlar kazanabilir. İlk akla gelen genelde zayıflama diyeti olur. Oysa ‘zayıflama diyeti’ kavramını çoktan geride bıraktık. ‘Sağlıklı kilo’, ‘ideal kilo’ kavramları bile artık eskimeye yüz tuttu. Önemli olan ‘gerçekçi’ kilodur. Bu da yaş ve boy çizelgelerinden bağımsız olarak bireyi dinleyerek, detaylı yağ kas su ölçümleri yaparak, Genetik yapı, önceki Diyet girişimleri ve sosyal Yaşam temposu ile fiziksel aktivite seviyesine bağlı olarak belirlenebilecek kilodur.

Diyet denilince akla ilk zayıflama diyeti geldiğini biliyoruz oysa bu kelime bir hastalığı iyileştirmek maksadıyla uygulanan ve zorunlu olarak bazı besinlerin günlük beslenmeden çıkarılması gereken özel bir Beslenme şeklini ifade eder. Sodyum ve potasyumdan fakir diyet veya 40 gram proteinli kronik böbrek yetmezliği diyeti veya sodyumu azaltılmış diyet veya ürik asit diyeti gibi. Bu tür tedavilerde bireyin bazı besinleri hayatından çıkarması gerekebilir. Ancak 3 - 4 kilo fazlanız varsa, keyifli yaşamak ve Kilo Vermek istiyorsanız kendinize yasaklar koymanız gerekmez. Yapmanız gereken, dengeli beslenme ve formda kalmanın size özel yollarını öğrenmektir.
Denge şaşarsa kilo alınır ya da verilir
İdeal beslenme şekli beş temel besin grubunun her gün uygun miktarda yenilmesi, şeker, yağ ve tuzun kontrollü tüketimiyle kolayca sağlanabilir. Beslenme araştırmacıları her gün birçok yeni çalışmanın sonuçlarını açıklıyor. Bilgilerimiz sürekli yenileniyor bunca yıldır değişmeyen tek bir kural var o da şu; çok basit DENGE. Kilo almamak için yediğiniz besinlerden aldığınız kalori ile harcadığınız kalorinin dengede olması gerekiyor. Eğer bu denge değişirse iki sonuç var:

- Aldığınız kalori harcadığınızdan fazla ise şişmanlık
- Harcadığınızdan daha az kalori alıyorsanız kilo kaybı yani zayıflama gerçekleşiyor

Ne kadar az hareket ediyorsanız, keyif alarak tükettiğiniz yiyeceklerdeki yağ ve kalori miktarı konusunda o kadar dikkatli olmalısınız. Diğer taraftan, bir Egzersiz programını büyük bir gayretle takip ediyorsanız, daha fazla yiyebilir, azıcık daha fazla kalorili yiyecekler seçebilirsiniz. Örneğin, eğer programınızda olarak birkaç saatlik yürüyüş, Spor merkezine gitmek gibi düzenli bir aktivite varsa, yemekle yememek arasında kaldığınız o mantı aslında yağ olarak kalçalarınıza yapışma tehdidi taşımaz.
Hiçbir besini tek başına değerlendirmek doğru olmaz. Ne yediğiniz kadar ne miktarda ve ne sıklıkta yediğiniz de önemlidir. Tabii ne kadar enerji harcadığınız da.
Bu yüzden başkalarının bedeni veya alışkanlıklarına dışarıdan bakıp “Ben bu kadar yesem kilo alırım”, “Her şeyi yiyor ama yine de zayıf”, “Ben bu defa Ayşe gibi davranacağım” veya “Çok yedim ama herkes benden daha fazla yedi” gibi düşüncelere kapılmayın, kendi bedeniniz ve beslenme tipinize odaklanın. İstediğiniz kiloya kavuşmanızın sırrı sizdedir. Hedefinize varıp varmayacağınız, sizin o yolda yapacaklarınıza bağlıdır.
Mükemmel olmaya çalışmayın
Diyet yaparken mükemmel olmaya çalışmak sizi yorar. Ne yazık ki diyet yapan birçok kişi mükemmel olmaya çalışıyor, başarısızlıklarını tolere etmeyi imkânsız görüyor ve suçluluk duygusu altında eziliyor. Çok küçük bir sapma bile onları eziyor. Esas zararı, bu minik sapma değil, suçluluk duygusu veriyor.
Alınacak ders şudur: Diyet yaparken mükemmel olmaya çalışılmamalıdır. Bu, sadece suçluluk duygusunu artırır ve başarısızlığa neden olur. Onun yerine, hataları kabul edip hata yapıldığında zihnin dağılmasına izin verilmemelidir. Başarısızlık değil, öğrenme deneyimi olarak kabul edilmelidir.
En başarılı diyet uygulayan kişi bile, birçok hata yapar. İnsanların kötü günleri, kötü haftaları, hatta bütün ayları bile olabilir. Bazen tamamen kontrolden çıkılabilir. Fakat, bunların hiçbiri sonunda başarılı olmayı engellemez. Eğer hatalardan öğrenme yolunu seçerseniz yaşadığınız deneyim sizi başarıya götüren anahtar olabilir. Deneyimlerimizin birçoğu başarılarımızdan değil, hatalarımızdan, başarısızlıklarımızdan elde edilir.
Akşam turşu yediğinizde ertesi gün şiş uyanıyorsanız bunu bir deneyim olarak görün. Bir dahaki turşu yediğiniz gün, daha fazla su için ve tuzun vücudunuzda su tutmasına engel olun, aynı şeyi alkol aldığınız günün ertesinde de yaşarsınız. Bütün gün bir şey yemediğinizde akşam eve gelip yemeye başladığınız andan itibaren uyuyana kadar yemek yersiniz, buna engel olmak zordur. Yapılması gereken, bu deneyimden sonuç çıkarıp çok aç kalmamaktır.

Afiyetle diyet olur mu?

Saçınız neden dökülüyor?


Sağlıklı bir kişinin saçlarının yüzde 15'inin dökülme evresinde olduğunu ve günde ortalama 50-100 tel saç dökülmesinin normal kabul ediliyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Cilt Hastalıkları Uzmanı Dr. Belma Bayraktar, erkeklerde saç dökülmesinin daha sık görüldüğünü, bu durumun 25 yaşına kadar erkeklerin yüzde 25'ini, 40 yaşına kadar yüzde 40'ını, 50 yaşına kadar ise yüzde 50'sini etkilediğini belirtiyor. Erkek tipi Saç Dökülmesi olarak bilinen “Androgenetik saç dökülmesi”, kadınların yüzde 20-30'unu etkilerken, 25 yaşındaki erkeklerin yüzde 30'unda bu tip saç dökülmesi ortaya çıkıyor.
Saç dökülmesinin nedenleri nelerdir?Saç dökülmesinin birçok nedeni var. Tedaviden önce nedenleri tespit etmek büyük önem taşıyor.
• Kalıtımsal saç dökülmesi: Erkeklik hormonunun etkisiyle güçlü saç telleri ince tüylere dönüşüyor, bu nedenle saçın uzama aşaması kısalıyor. Saç kökü faaliyeti de önemli ölçüde azalıyor. Bu tür saç dökülmesi önce alnın köşesinde, sonra da saç ayırma çizgisi ile başın üst kısmında ortaya çıkan saç boşlukları ile kendini gösteriyor. Erkeklik hormonu farklı miktarlarda da olsa, hem kadında hem erkekte bulunduğundan kalıtımsal saç dökülmesine kadınlarda da rastlanıyor.• Androgenetik saç dökülmesi (erkek tipi saç dökülmesi): Erkeklik hormonu olan androjenler tarafından etkilenen, Genetik olarak yatkın kişilerde genellikle 20'li ve 30'lu yaşlarda ortaya çıkan ve öncelikle alın bölgesindeki saç çizgisinin çekilmesi ile sonra da tepe bölgesinin incelip açılmasıyla ortaya çıkan durumdur. Erkeklerin yüzde 30'u 25 yaşında, yüzde 40'ı 40 yaşında, yüzde 50'si 50 yaşında saç dökülmesiyle karşı karşıya kalıyor. Kadınların yüzde 20-30'unda erkek tipi saç dökülmesi görülüyor. • Olağan saç dökülmesi: Ömrünü tamamlamış saç kendiliğinden veya dış etkilerle (tarama, yıkama, fırçalama) dökülüyor. Bunun yerine yeni saç çıkıyor. Günde ortalama 100 adet saç dökülüyor. Stres, yetersiz Beslenme ve Diyet, demir ve protein eksikliği, cerrahi müdahaleler, ateşli hastalıklar, mevsim değişiklikleri, tiroid bezi hastalıkları ve diğer endokrin bozukluklar, doğum sonrası ve menopoz gibi durumlarda yaşanılan hormonal değişiklikler olağan saç dökülmelerinin içinde yer alıyor. • İlaçlara bağlı dökülmeler:
- Yüksek doz A vitamini,- Androjenler,- Mantar ilaçları,- Tansiyon ilaçları,- Bazı ağrı kesici şişlik giderici ilaçlar,- Pıhtılaşma önleyici ilaçlar,- Kanser ilaçları, tiroid ilaçları,- Ülser tedavisinde kullanılan ilaçlar,- Antiviral ilaçlar,- Epilepsi ilaçları,- Hormon ilaçları,- Psikiyatride kullanılan bazı ilaçlar,- İlaçlara bağlı saç dökülmeleri genellikle geri dönüşümlüdür. Bazı Genetik Hastalıklar saç dökülmesiyle birlikte olabilir. Bazı hastalıklarda (Lupus, frengi, tiroid hastalıkları, AİDS gibi) saç dökülmesi görülebilir. • Mevsimsel saç dökülmeleri: Saçın sıkı bir şekilde toplanması ve sert taranması da dökülmeye neden oluyor. Mevsim geçişlerinde artan saç dökülmeleri normal kabul ediliyor, özellikle yaz sonu saçlar yoğun güneş ışını, havuz ve denizden sonra yıpranıyor, dökülme artıyor. Dökülme aylarca devam etmiyor, uzun sürüyor ve saçlarda belirgin seyrelme olursa bir cilt hekimine başvurmak gerekiyor.
Ağır diyetler de saçları döküyor Saç dökülmesi yaşayan kişilerin önce bir cilt hekimine başvurması gerekiyor. Bazen kan tetkikleri yapılarak demir, çinko, biotin eksikliğinin saptanması, tiroid veya başka bir hastalık olup olmadığı, kullanılan ilaca bağlı mı döküldüğü, stresten mi kaynaklandığının araştırılması önem taşıyor. Çünkü bazen kullanılan ilacın kesilmesi bile çözüm olabiliyor. Aşırı diyetler de saçı dökebildiği için beslenmede protein ve vitaminden zengin beslenme önemli.
Saçı sert fırlamak travma yaratıyor Beslenme dışında saçlara zarar verici işlemlerden mümkün olduğunca sakınmak gerekiyor. Perma, boya, sık sık fön çektirmek, saçları sık ve sert bir şekilde fırçalamak da döküyor. Saçların yapısına uygun şampuanla yıkanması gerekiyor, ayrıca zaman zaman evde de uygulanabilecek uygun karışımlarla saç maskeleri yapılması yarar sağlıyor. Dr. Belma Bayraktar, eczanelerde bulunan saç besleyici toniklerin bir cilt hekimine danışılarak kullanılabileceğini, saçların kurutucularla değil, doğal akışına bırakılarak kurutulmasını öneriyor.
Dökülme bir ayı aştıysa hekime başvurun Dr. Belma Bayraktar, tüm bu uygulamalara rağmen dökülmenin bir aydan fazla sürmesi, saçların eski hacmini ve canlılığını kaybetmeye başlaması üzerine mutlaka hekime başvurulması gerektiğini söylüyor. Yağlı saçların sık ve uygun şampuanla yıkanmasını öneren Dr. Bayraktar, “Çünkü saçlar yağlanırsa daha çok dökülür. Kuru saçların ise yumuşak şampuanlarla yıkanması önerilir. Saçları sık ve sert fırçalamak uygun değildir” diyor.
Saç ürünleri dökülmeyi önlüyor mu?Son dönemde saç dökülmesini engelleyici ve yeniden saç çıkartıcı birtakım ürünler eczanelerde satılıyor. Bunlardan bazıları tablet şeklinde ağızdan alınan, saçı kökünden besleyip nemlendiren, yaşlanma karşıtı olmanın yanısıra içeriğinde buğday tohumu yağı, aminoasit, E vitamini, B vitamini, çinko, magnezyum, yağ asitleri, antioksidanlar da bulunuyor. Bu tür ürünlerin son derece faydalı olduğunu anlatan Dr. Belma Bayraktar, şunları söyledi: “Fakat en az 3 ay süreyle kullanılmaları gerekiyor. Bu ürünlerin bir kısmı ağız yoluyla alınıyor, ayrıca son derece faydalı tonik ve losyonlar da var. Fakat hepsinin cilt hekimi tarafından önerilmesi önem taşıyor. Erkek tipi dökülmede FDA onaylı iki ürün var. Fakat kullanım süresi oldukça uzundur, bırakıldığında ise aylar içersinde dökülme yeniden başlayabiliyor. Ayrıca saçlara uygulanan saç mezoterapisi yöntemiyle de son derece başarılı sonuçlar alınıyor. Bu tedavide bir takım saçı besleyici vitamin, mineraller enjektör yardımıyla saç köklerine veriliyor. Önce haftada bir, daha sonra seans aralıkları açılarak işleme devam ediliyor.”
Saçınız neden dökülüyor?

Domuz gribine arı desteği

Çanakkale Arı Yetiştiricileri Birliği Başkanı Cahit İleri, domuz gribinin tüm toplumun korkulu rüyası haline geldiğini ifade etti.İnsanların hastalıktan korunmak için ne yapacağını bilemez hale geldiğini savunan İleri, toplumda griple ilgili tedirginliğin sürdüğünü belirtti.İleri, domuz gribiyle mücadelede arı ürünlerinin kullanımına dikkati çekerek, şöyle konuştu:“Çünkü arı ürünlerinden en başta bal, dengeli beslenmede birçok faydalı madde içermektedir. İnsanın var oluşundan bu yana insanla birlikte yaşamını sürdüren arı ve ürünleri, cazibesini artırmaya başlamıştır. Arı ürünleri tamamen tabiat şartlarına uygun ve arılar tarafından enzim katılarak elde edilmektedir.”Arı sütünün hücre yenileme, yaşlanmayı geciktirme özelliği bulunduğuna, vücuda dinçlik vermesiyle tanınan en kuvvetli Gıda olduğuna işaret eden İleri, polenin bol vitamin, protein ve enzim içermesiyle “mucize gıda maddesi” olarak insanlara yarar sağladığını ifade etti.İleri, bu ürünlerin vücudun ağırlığına ve yaşa göre belli dozlarda kullanılması halinde vücuda giren virüs ve mikropları yok ettiğini bildirdi.Domuz gribiyle mücadelede aşı olunsun olunmasın arı ürünleri kullanılarak vücudun direncinin artırabileceğini ifade eden İleri, bunun “apiterapi” yoluyla korunma yöntemi olduğunu kaydetti.UZMAN GÖRÜŞÜÇanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Sağlık Uygulama ve araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Alper Şener, bağışıklık sisteminin Genetik faktörler ile kişinin Beslenme alışkanlıklarıyla doğrudan ilişkili olduğunu belirtti.Kişinin genetik özelliklerinin doğuştan gelen ve değiştirilemez faktörler olduğunu, beslenme düzenlenmesiyle kişilerin herhangi bir enfeksiyon hastalığına karşı bağışıklık sistemlerini kuvvetlendirmelerinin mümkün olabileceğine işaret eden Şener, “Protein ve karbonhidrat içeriği yoğun olan gıdalar kişinin bağışıklık sistemini dengeleyici ve kuvvetlendirici besinler olarak bilinmektedir. Özellikle protein içeriği yoğun olan et, balık, yumurta ve karbonhidrat içeriği belirgin oranda yüksek olan bal, en sık bilinen besinlerdir” dedi.Şener, balın özellikle çocukluk yaş grubunda immün sisteminin desteklenmesi için en önemli ve en ucuz gıda maddesi olduğunu belirterek, bal gibi karbonhidrat içeriği yoğun olan besinlerin tek başına virütik hastalığı engelleyemeyeceğini ancak bağışıklık sistemini kuvvetlendiren etkisinin de yadırganamayacağını kaydetti.
Domuz gribine arı desteği

Monday, December 14, 2009

Diyetler neden başarısız

Oysa her beden farklı. Herkes aynı nedenle kilo almıyor. Birinde kilo yapan bir sorun, diğerini etkilemiyor. Birinde hipotiroidi veya insülin direnci varken, diğerinde olmuyor. Biri kilo kazanımını tahrik eden ilaç kullanıyor, diğerinin sorunu depresyondan kaynaklanıyor. Ayrıca her diyetin her bedene uymayacağı konusu çoğu zaman ıskalanıyor. Daha da önemlisi kilolu olmak ve Diyet yapmak stresinin ruhsal etkileri gözden kaçırılıyor. Yetmedi! Sürecin ana belirleyicilerinden biri olan ruhsal uyum ısrarla ıskalanıyor. Beden bir kaloriölçer makine sayılıp konu mekanik bir sürece dönüştürülüyor. Fazla kilolu kişilerin diyet sözcüğünü daha duyar duymaz ürpermesi ve “kibrit kutusu beyaz peynir” düzeninden nefret etmesinin nedeni de bu yanlışlarda gizli olmalı.Kısacası kilo probleminin arkasında gizlenen ruhsal, bedensel (metabolik, hormonal), Genetik problemler, çevre, aile, iş, arkadaş, ev, eş faktörleri gibi etkiler dikkate alınmadığı sürece bu sorunu sadece diyet listeleriyle çözmeye kalkmak yenilgiyi daha yolun başında kabullenmek anlamına geliyor. Bir başka nokta da bu sözcüğün mahrumiyet durumuyla eş tutulması, bu yaklaşımın yeteri kadar anlaşılamamış ve aşılamamış olması. Diyet yaparken göz yumulan mahrumiyetin acısı, Program bitince hatta bazen program sürerken fazlasıyla çıkarılıyor. Son nokta: Kilo sorununun çözümünde diyet listeleri muhakkak ki önemli ama tek başına yapıldıkları, kişiye göre planlanmadıkları zaman arka planda yatan neden çözülmediği için pek işe yaramıyorlar.

Bellek sorunu mu, dalgınlık mı

Alzheimer hastalığının popüler hale gelmesi bellek kaybına karşı ilgiyi artırdı. Bu durum bazen çok fazla abartılabiliyor. Ben kendi adıma her gün birkaç hastamın gereksiz yere bellek kaybından endişelendiğini görüp üzülüyorum. Özellikle son zamanlarda insanların bellekleriyle ilgili bazı sorunlar yaşadıkları doğru ama problem belleğin zayıflamasından değil, bilgi kaydının yeteri kadar iyi tutulamamasından ya da beyinlerimizi gereğinden çok yüklememizden kaynaklanıyor. Bir bilgiyi hatırlayabilmenin (bir ismi, telefon numarasını, deyimi, hatırayı, fıkrayı yeniden belleğin ön tarafına çıkarabilmenin) yolu o bilginin sağlıklı bir şekilde kaydedilip saklanmasıyla yakından ilişkili. O bilgi kaydedilirken başka bilgilerle karıştırılmışsa çoğu zaman kaydettiğinizi zanneder, aldanırsınız. Bu özellikle yapısal ya da sorunsal nedenlerle (bazı ilaçlar, Depresyon gibi) dalgınlık problemi yaşayanlarda sık görülen bir arıza. Dalgın insanların çoğu bilgileri doğru dürüst kaydetmeyi beceremediklerinden onları hatırlamakta zorluk çeker ve bu durumun bellek kaybından kaynaklandığını düşünüp boş yere üzülürler. Çoğu şeyi aynı anda yapmaya çalışan, sıkışık ve stresli zamanlarda birçok bilgiyi birlikte kullanmak zorunda kalan, yani bir koltukta dört karpuz taşımayı marifet sayanlarda da bazı bilgiler ya yeterince kaydedilemiyor ya da geri çağırılırken gereği kadar hatırlanamıyor. Yani beyni çok işlemci bir Bilgisayar gibi kullanmak da bellek açısından doğru bir alışkanlık gibi görünmüyor.

Kanserden ölümler artıyor mu

Değişik doku ve organ kanserlerine eskisinden daha sık rastlandığı doğru. Özellikle gelişmiş ülkelerde kansere yakalanma ihtimalinin arttığını gösteren epidemiyolojik bulgular var. Bu bilgi en azından bazı kanserler için tartışılmaz gibi görünüyor. İstatistiksel verileri son derece güvenli olan Amerika’da 1900 yılında yüzde 3 olan kanserden ölüm oranı, 2000’de yüzde 24’e çıkmış (Prof. Dr. Ahmet Aydın/Taş Devri Diyeti/Hayy Kitap/2009). Artış prostat kanseri, Meme Kanseri gibi kanserlerde daha belirgin. Bazı kanserlerin sıklığındaysa azalma var. Mesela kolon kanseri sıklığının Beslenme hataları azaldıkça düştüğü, akciğer kanseri sıklığının sigarayla mücadele eden ülkelerde azaldığını gösteren birçok çalışma yayınlandı. Bizim ülkemize gelince... Kanser sorunu bizde hızla büyüyor. Sigara tüketimimizin fazlalığı, besin güvenliğimizin sınırlı olması, çevre kirliliğinin hızla artması bu durumun en önemli nedenleri.

Likopen gerçekten işe yarıyor mu

Fazladan kazandığınız her bir gram likopenin daha az kalp krizi, meme kanseri, cilt kanseri anlamına geldiği doğru. Likopen diğer adıyla “kırmızı mucize” özellikle domates, karpuz, pembe greyfurt ve kayısıda bulunan doğal bir besin unsuru. Karetenoid yapısındaki bu maddenin antioksidan gücünün çok yüksek olduğu birçok kez kanıtlandı. Taze domatesle de kazanılabiliyor ama domates biraz ısıtılıp azıcık örselenirse içindeki likopeni vücut daha kolay emiyor. Keza yağda eriyen bir madde olduğu için yağlı besinlerle birlikte alındığında faydası daha da artıyor. Yani ateşte hafifçe ısıtılmış domatesin üzerinde birazcık zeytinyağı gezdirmek, salatalara daha çok domates (taze veya kuru) eklemek, domates çorbası, salça, ketçap gibi ürünleri daha çok kullanmak Sağlık yönünden son derece akıllı seçimler. Likopenin yalnız kanser ve damar sertliğinden korunmaya değil, cilt yaşlanmasını geciktirme ve hafifletmeye de yardımcı olabileceğini yeniden hatırlatalım. Peki, bu maddeden daha çok yararlanmak için likopen kapsüllerini para verip almalı, zahmete girip yutmalı mıyız? Destek olarak likopen kapsüllerini almanın faydalı olduğunu gösteren güvenilir bir çalışma yok. En iyisi daha çok domates, domates ürünü yemek veya domates suyu içmek. Bu arada yaz gelince karpuzu, bugünlerde de pembe greyfurdu ihmal etmeyin.

PSA’yı düşürmek prostat kanseri riskini azaltır

Prostat büyümesi neredeyse her erkeğin değişmez kaderi, prostat kanseriyse erkek yaşlanmasının tatsız konularından biri. Her yıl çok sayıda erkek bu hastalığa yakalanıyor. PSA testi hastalığın erken teşhisinde ve ameliyat sonrasındaki nükslerin takibinde kullanılan bir tarama yöntemi. Prostat bezine spesifik bir antijenin kanda yükselmesi prostat kanseri lehine bir bulgu. Bununla birlikte PSA, prostat bezi iltihaplarında da yükselebiliyor. Bu nedenle ürologlar çoğu zaman kanser lehine başka bir bulgu yoksa 2-3 haftalık antibiyotik tedavisiyle muhtemel bir prostat iltihabını baskılayarak PSA’da düşme olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Antibiyotikten sonra PSA’nız düşmezse bu iyi Haber kabul ediliyor ve sorunun prostat bezinin iltihaplanmasından (prostatit) kaynaklandığı düşünülüyor. Ama PSA’yı düşürmenin kanser olasılığını azaltma gibi bir anlamı ya da faydası yok. Yıllık sağlık taramalarınızda PSA seviyelerinize baktırmayı unutmayın. Değer normal aralıktan yüksek çıkarsa özellikle yaşınız ellilerin üzerindeyse üroloğunuzla bu bilgiyi paylaşın.

Glukozaminin romatizma tedavisinde ciddi bir faydası var mı

Glikozamin ve kondroidin ihtiva eden destekler eskiye oranla daha sık kullanılıyor. Önceleri yalnızca tamamlayıcı tıbba inananların tavsiye ettiği bu destekleri şimdilerde dahiliye, ortopedi, hatta romatoloji uzmanlarının reçetelerinde de görmek mümkün. Doğal desteklere inanmış biri olarak bu gelişme beni memnun ediyor. Glikozamin ve kondroidinin özellikle eklem kıkırdağının kendisini yenilemesi ve güçlendirmesine destek olduğunu gösteren çalışmalar var. Bu çalışmaların henüz tatmin edici düzeyde olmadığını da itiraf etmek lazım. Bu maddelerin yaygın olarak kullanılmasının nedeni kullananların fayda gördüklerini söylemeleri. Benim kanaatim de kaliteli bir glikozamin kondroidin desteğinin eklem sorunlarının çözümünde hastalara yardımcı olabildiği yönünde. Burada önemli nokta yine kaliteli ürün kullanmak. Kaliteli ürün, bir besin desteğinin ilaç üretimi standartlarında üretilmesi anlamına geliyor. Ürün kalitesi arttıkça biyolojik yarar artıyor, yan etkiler azalıyor. Glikozamini kabuklu deniz hayvanlarına alerjisi olanlar kullanmamalı. Kan şekerini yükseltebileceği bilindiğinden şeker hastaları ya hiç kullanmamalı ya da dikkatli olmalı. Mide ve bağırsak sorunlarına yol açabileceği de unutulmamalı. Kullanım süreci 2-2.5 ay ile sınırlandırılmalı, 15-30 günlük aralar vermek unutulmamalı. Glukozaminin herhangi bir romatizmal hastalıkta tedaviyi tek başına başarması olanaksız. Daha çok diğer tedavilere destek ya da geçici bir çözüm olarak kullanılmalı.


Diyetler neden başarısız

Testosteron kullanmak doping etkisi yapar mı?

* Genel olarak fiziksel performansımda bir düşüş var. Testosteron kullanmak doping etkisi yapar diye duydum, doğru mu? (D.T./İstanbul)

Testosteron, erkek vücudunu etkileyen ana hormonlardan birisidir. Cinsel istekten cinsel performansa, kas-yağ dengesinden ruh haline kadar pek çok fonksiyonunu yönlendirir.



Düşerse tamamlanır

Bu nedenle 30'lu yaşlardan itibaren yılda yüzde 1.2 civarında düşen testosteron seviyeleri; cinsel sorunlar, fiziksel performansta düşüş, göbeklenme gibi bir Dizi probleme yol açar. Bu durumda, kandaki testosteron seviyelerine bakılır. Eksiklik söz konusu ise, testosteron yerine koyma tedavisinden yararlanılabilir. Testosteron seviyeleri normale geldiği için, vücut fonksiyonları da düzelir. Ancak fazladan bir doping etkisi oluşmaz. Vücudunuzda yeterli testosteron olmasına rağmen fiziksel ve cinsel performansınızda düşüş yaşıyorsanız, altta yatan başka bir sorun olup olmadığını anlamak için hekiminize başvurun. Testosteronu, doping etkisi yaratır düşüncesiyle kullanmayın.



Her gün kahve prostatı korur

* Babam 62 yaşında prostat kanseri oldu. Benim de, prostat kanserine yakalanma riskimin arttığını duydum. Doğru mu, bu konuda neler yapmalıyım? (E.Z./Muş)

Yaklaşık her altı erkekten biri prostat kanserine yakalanıyor. Özellikle 55 yaş üzerinde prostat kanseri riski artar. Bunun yanında ailenizde prostat kanseri varsa, riskiniz fazla demektir. Ancak prostat kanserinden korunmak için alabileceğiniz bazı önlemler var. Öncelikle düşük kalorili, hayvansal yağ ve trans yağlardan fakir, bol bol antioksidan, taze meyve-sebze ve tam tahıllı yiyecekler içeren bir Beslenme programı izleyin. Selenyum, E vitamini, domateste bolca bulunan likopen, yeşil çay, cüce palmiyesi gibi destekleri de doktorunuza danışarak kullanabilirsiniz. Her kanserde olduğu gibi, Sigara ve alkolden uzak durun. Son dönemde 2 bin 896 erkek üzerinde yapılan bir çalışma; tempolu egzersizin prostat kanserini ve bu kanserden ölme olasılığını azalttığını gösterdi. Yine yaklaşık 50 bin erkeği inceleyen bir çalışma, dört-altı fincan kahve içmenin riski düşürdüğünü ortaya koydu. Kafeinsiz kahvede de aynı yarar söz konusu. 40'lı yaşlardan itibaren her erkeğin yılda bir kere prostat muayenesi olması, hatta PSA seviyelerine baktırması gerekiyor. Unutmayın; prostat kanserinin erken teşhisi mümkündür ve bu hayat kurtarır.



Erkek memesi hastalıktan büyür

* 28 yaşında bir erkeğim ve memelerimde bir büyüme var. Bana her geçen gün daha da büyüyor gibi geliyor. Bunun bir tedavisi var mı? (A.N./Manisa)

Jinekomasti denilen erkek tipi meme büyümesi, ergen erkeklerin yaklaşık üçte ikisini, erişkinlerinse yarısını etkiliyor. Bu; hem estetik kaygılara ve vücut imajı sorunlarına, hem de cinsellikle ilgili endişelere yol açabiliyor. Jinekomasti, çoğunlukla iyi huylu bir sorundur. Ergenlikte oluşursa, genelde kendiliğinden düzelir. Bazen kilo fazlalığına bağlı oluşur. İlerleyen yaşlarda ise testosteron ya da tiroid hormonlarının eksikliği, bazı karaciğer hastalıkları, Genetik problemler ya da bazı kanser türlerinde görülebilir. Kullanılan ilaçların yan etkisi olarak da oluşabilir. Eğer jinekomastiniz varsa, uzman bir hekime muayene olun. Altta bir Sağlık sorunu varsa bunlar tedavi edilir. Bunun yanında kilo vermeniz de yararlı olur. Jinekomastide göğüs küçültme ameliyatları da uygulanabiliyor.
Testosteron kullanmak doping etkisi yapar mı?

Yaşlanmayı durduran 6 faktör


Cilt yaşlanmasında etkili olan güneş ışınları, Beslenme alışkanlıkları, derinin dış fiziksel ve kimyasal uyarılara fazla maruz kalması, Sigara kullanımı, fazla alkol tüketiminin yaşlanmayı ve beraberinde gelişen yaşlılık belirtilerini artırabildiği, bu etkilerden kaçınılmasının yaşlanmayı yavaşlatacağı belirtiliyor. Amerikan Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Dr. Buket Pençe, "En büyük organ olan deri de diğer organlarla birlikte 20 yaşından itibaren yaşlanmaya başlar" diyor.Deri yaşlanmasını etkileyen faktörler;
1) Genetik yapı yani ailenin deri yapısı,2) Hormonlar: Özellikle hipofiz, tiroid, overler ve böbreküstü bezinin hormonları,3) Güneş ışınları (ultraviyole),4) Beslenme5) Sigara ve alkol,6) Stres,7) Çevre kirliliğidir.
Deri yaşlanırken deride oluşan değişiklikler ve bunların belirtilerini ise şöyle sıralayabiliriz:
1. Derinin üst tabakası (epidermis) incelir ve kırışıklıklara neden olur, derinin yaralanması kolaylaşır.2. Epidermisin en üst tabakasının yenilenmesi gecikir ve deri soluk bir renk alır.3. Derinin onarımı yavaşlar ve küçük yaralar bile geç iyileşmeye başlar.4. Deriden su kaybı kolaylaştığı için deri kurur ve kaşınır. 5. Deriden giren kimyasal maddelerin atılımı gecikir ve kontakt dermatitler (ekzema) artar. Bunun nedeni ise derinin bariyer fonksiyonunun bozulmasıdır.6. Derinin yaşlanmasıyla renk yapan hücreleri (melanosit) azalır ve koyu renk benler azalır.7. Ultraviyoleye karşı koruyuculuğu azalır güneş lekeleri artar.8. Derinin bağ dokusundaki (elastik ve kollagen lifler) bozukluk nedeniyle deri gevşer ve sarkarken, elastikiyeti azalır, mimik çizgileri oluşur, sertleşir ve pürüzlenir.9. Seboreik keratozlar (deride kalın, pürtüklü lekeler) artar.10. Alerjik reaksiyonlara neden olan mast hücreleri azaldığı için erken tip (anında oluşan) ilaç ve besin alerjileri azalır.11. Eller ve yüzde deri altı yağ dokusu azalırken, uyluklar ve karında artar. Bu da kadınlarda kalça, erkeklerde bel bölgesinin genişlemesine neden olur.12. Derinin immünolojik (direnç) fonksiyonu bozulduğu için deri kanserleri artar.13. Ter bezleri azalır ve sıcak çarpması riski artar.14. Deride kılcal damarların görünümü artar, kendiliğinden oluşan morluklar artar.15. Derinin ısı regülasyonu bozulur ve yaşlılar daha çok üşür.16. Yaş ilerledikçe yüzde gözenekler genişler ve siyah noktalar artar.17. Saçlar incelir, yavaş uzar, dökülür, beyazlaşır. Erkeklerde Saç Dökülmesi 20’li yaşlarda, kadınlarda ise menapozdan sonra başlar. Yaşla kadınlarda çenede istenmeyen kıllar oluşurken, erkeklerde kaş, burun içi, kulak kılları uzar.18. Tırnaklar incelir,yavaş uzar,kurur,matlaşır ve kolay kırılırlar.
Bütün bu değişikliklere engel olabilmek için ilk ve en önemli yapılacak şey güneşten korunmaktır. Çünkü ultraviyole ışınları, deride serbest radikal üretimini artırarak ve antioksidan savunma kapasitesini azaltarak foto yaşlanmaya neden olurlar.
İkinci aşamada deri yaşlanmasına engel olmak ve tedavi etmek amacıyla beslenmeye dikkat edilmeli, yaşa göre vitaminler, alfa hidroksi asitler, bitkisel ürünler, biyolojik faktörler, serbest radikal yakalayıcılar, antioksidanlar, bazı hormonlar dıştan veya ağızdan kullanılmalı alkol ve sigara içilmemelidir.Yaşlanmayı durduran vitaminler
1) Vitaminlerden Kozmetik açıdan en önemlileri:
Vitamin A ve deriveleri: Retinoik (tretinoin) asit, betakaroten (provitamin A), retinol en sık kullanılanlardır. Bunların hem ağızdan alınmaları hem de kozmetiklerde kullanılması güneşe ve diğer tüm etkenlere (genetik gibi) bağlı deri yaşlanmasını geriye döndürebilir. Bu etkinin görülebilmesi için retinoik asit içeren kozmetiklerin en az 6 hafta kullanılması gerekir. Ancak deriyi tahriş edici etkisine dikkat edilmeli, geceleri kullanılması tercih edilmelidir.Vitamin E: Kuvvetli bir antioksidandır. Ultraviyole ışınlarından korur. Nemlendiricidir. Kızarıklık ve lekelenmeyi engeller. Topikal kullanıldığında (dıştan) alfa tokoferol olarak kırışıklıkları önler ve kollajen sentezini artırır.Vitamin C: Antioksidan ve leke açıcıdır. Hücrelerde kollajen sentezini düzenler ve ultraviyole ışınlarından korur.Vitamin B: Vitamin B3 (Niasin) derinin su kaybını önler, deriyi nemlendirir ve antioksidandır. Provitamin B5 (Pantenol) ise nemlendiricidir ve saç bakım ürünlerinde %5 oranında kullanılabilmektedir.
2) Alfa Hidroksi Asit (AHA)ler: Meyve asitleri olarak bilinirler. En çok kullanılanlar glikolik asit ve kaltik asittir. %2 oranında nemlendirici etkisi olan glikolik asittir. %2 oranında nemlendirici etkisi olan glikolik asit, %8-12 oranında kollajen sentezini artırır, %70 oranında ise peeling yapar.
3) Bitkisel Ürünler: Flavonoidler (genistein vb.) ginkgo biloba ekstresi, soya fasulyesi, mercimek ve kırmızı şarapta bulunurlar. Serbest radikallerden ileri gelen yaşlanmayı geciktirebilir. Piyasada vitaminlerle birlikte yaşlanma karşıtı preparatlarda (ilaç) bulunur.
4) Polifenoller yeşil çayda bulunurlar: C ve E vitamininden daha kuvvetli serbest radikal tutucudurlar. Saç toniklerinde erkek tipi saç dökülmesine karşı da kullanılırlar.
5) Aloe vera jeli: Ultraviyoleden koruyucu, kızarıklık düzeltici, nemlendirici olarak yaşlanmayı geciktirmek amacıyla kullanılır.
6) Biyolojik Faktörler: Kallikrein: Domuz pankreasından elde edilir. Yara iyileşmesini hızlandırır ve kırışıklık oluşumuna engel olur.Plasenta Ekstreleri: İnsan veya hayvan kaynaklı olabilir. Hücre yenilenmesini sağlar, derinin esnekliğini artırır.Üçüncü sırada ise yaşlı deriyi düzeltmek ve daha fazla ilerlemesini engellemek amacıyla uygulanan kimyasal peeling (derinin üst tabakasının soyulması), mikrodermabrazyon, lazer, botulinum toksini, dolgu maddeleri ve estetik plastik cerrahi operasyonları gelmektedir.

Yaşlanmayı durduran 6 faktör

Thursday, December 10, 2009

Çok düşük kolesterol de kanser ve Alzheimer nedeni

Memorial Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez, Kalp Sağlığı konusunda en önemli göstergelerden biri olan kolesterolle ilgili sorularımızı yanıtladı:



Kolesterolü mümkün olduğu kadar düşürmek mi gerekir?

Kalp ve damar sağlığını korumak için kolesterolü aşırı oranda düşürmek, vücudun çok önemli bir yapı taşını, bir yapı elemanını kaybetmek anlamına gelir, ki bu kesinlikle doğru değil. Çünkü vücuttaki bu çok önemli yapı taşının aşırı miktarda azalması, yalnızca kanser değil; erken Alzheimer, erken görme bozuklukları, erken cinsel bozukluklar, üreme bozuklukları gibi hastalıklara da davetiye çıkarır. İnsanlara kolesterolün Kalp Hastalıkları üzerindeki olumsuz etkisi anlatılırken, bir 'kolesterolfobi' yaratılmasından yana değiliz. Kolesterolfobiye karşıyız ama kolesterol seviyelerimizi de ideal ölçülerde tutmak zorundayız. Bu dengeyi iyi ayarlamak gerekiyor.



Kolesterol ilaçları seks hayatını kötü etkiler mi?

Kolesterol metabolizması bozuk olan erkek hastalar, kolesterol düşürücü ilaç kullanıyorlarsa; mutlaka kolesterol ile birlikte testosteron oranlarına da baktırmalıdırlar. Kolesterol metabolizması bozuk olan hastalarda çoğunlukla testosteron düşüklüğü mevcuttur ve beraberinde libido düşüklüğü, cinsel fonksiyonlarda azalma da görülür. Bu ilaçların testosteronu ve östrojeni düşürdüğü kesinlik kazanmamıştır ama erkek hastalara testosteron verildiği zaman; karın tipi yağlanmanın azaldığı, insülin direncinin azalarak metabolik sendromu azalttığı, kan yağlarının daha kolay düzenlenebildiği saptanmıştır. Bir anlamda bu hastalara verilen testosteron, hem onların kalp sağlıklarını hem de mutluluklarını etkileyebilir. Bu hastalarımızın bir ürologu ziyaret etmelerinde her zaman yarar var.



İYİSİ DE VAR KÖTÜSÜ DE

LDL-Kötü kolesterol (Lanetli kolesterol):

Damar sertliğini hazırlar. LDL değerlerinin 100'ün üzerine çıkmaması gerekir.



HDL: İyi kolesterol (Hayırlı kolesterol):

Vücutta bulunan kötü kolesterolü karaciğere taşıyıp safra olarak atılmasını sağlar. Bu kolesterole ihtiyacımız vardır. Damar sertliğine karşı vücudu korur. Eğer yeterli olmazsa damarlarda tahribat yapar. Spor ve yürüyüşle yükseltilir. HDL ne kadar yüksek olursa, o kadar iyidir. Yükseltmek için B vitamini önerilir.



Total kolesterol:

Toplam kolesterolü ifade eder. Toplam kolesterol değerlerinin 200'ün üzerine çıkmaması önerilir.



TÜRKLER HDL ŞANSSIZI

Türkler olarak iyi huylu kolesterolden yana şanssız bir topluluğuz. Çünkü Genetik olarak iyi huylu kolesterolümüz düşük. Almanya'da yaşayan ikinciüçüncü kuşak Türk çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada; bu çocukların Almanya'da doğup, Alman gibi yaşayıp, Alman gibi beslenmelerine rağmen HDL'lerinin düşük olduğu saptanmış. Bu da gösteriyor ki; biz, iyi huylu kolesterolü düşük ve damar sertliğine yatkın bir topluluğuz. Bunun için Beslenme ve Yaşam şeklimize bir Avrupalı'dan daha çok dikkat etmeliyiz.



İLAÇSIZ tedavi MÜMKÜN MÜ?

Kolesterol ilaçlarında hekimler olarak gördüğümüz en önemli yan etki, kötü huylu kolesterol olan LDL ile birlikte hayırlı kolesterol HDL'nin de düşmesi. Bu kesinlikle arzu etmediğimiz ve hasta yönünden istemediğimiz bir sonuç. Burada hastaya ilaç kullanması önerilirken, bir oranlama yapmak lazım.



DOKTOR TAKİBİ YETERLİ

Eğer hastanın iyi huylu kolesterolü çok yüksekse ve kötü huylu kolesterolü tolere edilebilecek düzeydeyse, hastaya ilaç vermemeyi tercih etmek daha akıllıca bir yol olacaktır. Örnek verecek olursak; iyi huylu kolesterol 65, kötü huylu kolesterol 110- 120 ise burada Macera arayıp, kötü huylu kolesterolü 100'e düşürürken diğerini de 40'a düşürmenin bir anlamı yoktur. Doktor orada inisiyatif kullanarak ilaçsız olarak hastayı takip edebilir



İLAÇLARIN SİROZ YAPTIĞI ASLINDA BİR ŞEHİR EFSANESİ

Kolesterol ilaçları karaciğeri yorup siroza yol açar mı?

Kolesterol ilaçlarının yan etkileri ile ilgili çok ciddi spekülasyonlar var. En bilineni ise karaciğere zarar verdiği. Prospektüslerinde, ilaçların yan etkileri olduğuna dair bilgilere rastlamak mümkün. Ancak hastalarımızın kolesterollerini takip ederken, karaciğer fonksiyon testlerini de düzenli olarak yaptırıyoruz. en küçük bir enzim yüksekliğinde de; ilacı bıraktığınız anda üç ayda enzimler eski haline dönüyor. İlaçların karaciğerde ağır tahriplere neden olduğunu söylemek mümkün değil. Yani kolesterol ilacı kullanıp da siroz olan hastaya rastlamadık. Hastaları, kolesterol ilaçları ile ilgili şehir efsanelerini ciddiye almamaları konusunda uyarıyoruz. Bunun için kolesterol ilaçları ile ilgili yaratılan bu suni korkulardan bir an önce kurtulmak gerekiyor. Bilinen en can sıkıcı yan etki, hastalarda meydana gelen adale ağrılarıdır ve çoğunlukla ilacın değiştirilmesi ile geçer.



YUMURTA AKLANDI

Kolesterol denince mutlaka yumurta gündeme geliyor. Bir yumurta içinde 200-210 mg kolesterol var. Yumurta kolesterol yükselttiği için sınırlanmıştı, ancak 1990'lı yıllardan sonra yumurta ile ilgili çok ciddi araştırmalar yapıldı. Bir yumurta yemenin kan kolesterol seviyesini çok yükseltmediği ortaya çıktı.

Ayrıca karaciğerin, yumurta yenildiği zaman alınan 200-210 gram kolesterolü, kendi yapacağı bir gramdan düştüğü biliniyor. Dolayısıyla net şekilde söyleyebilirim ki; gün aşırı bir yumurta yemek kan kolesterol seviyesini yükseltmiyor.



VÜCUT İÇİN ÇOK YARARLI

Diyetisyenler, artık hastalarına yazdıkları Diyet mönülerine yumurtayı rahatlıkla ekleyebiliyor.

Çünkü geçmişte, kolesterolü yükseltir korkusu ile, insanların proteinlerini kısıtlamak pahasına yumurta öneremiyorlardı. Önerseler de hastalar yemiyorlardı. Artık diyetisyenler yumurta ile ilgili yapılan son araştırmalar ve basında çıkan olumlu haberlerin etkisi ile hastalarına rahatlıkla yumurta yemelerini öneriyorlar. Yumurta vücutta, proteini yüzde 95 oranında emilen tek gıdadır. Ayrıca tok tutucu özelliği var. Ama bir yumurtanın, iki dilim ekmek kadar kalori verdiği unutulmamalı.



İLAÇ GİBİ ÖNERİYORUM

Tabiatta, özel ambalaj içinde gelen tek besin yumurta. İçine hiçbir katkı maddesi konulamıyor ve ağır metal zehirlenmesi yok. Omega 3'ü artırılmış yumurta üretimi ile ilgili çalışmalar var. Belki ileride ilaç niyetine bile önerilecektir.

Büyüme çağında olan çocukların ve ileri yaşta olan insanların, kesinlikle günde bir tane yumurta yemesini öneriyoruz. Büyüme ve gelişme için çok gerekli olan bu besin, ileri yaşta olanlar için de Alzheimer'i önleyici olması yönünden çok etkili. Haşlama tüketilirse 'kayısı kıvamında'; yağda yapılırsa da, teflon tavada ve çok az zeytinyağı ile yenmelidir.
Çok düşük kolesterol de kanser ve Alzheimer nedeni

Wednesday, December 9, 2009

Erkeklere cilt bakımı tüyoları

İSTANBUL - Erkeklerde etkileyici ve sağlıklı bir görüntü için atılacak ilk adımın temiz ve bakımlı bir cilt olduğunu söyleyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Gökhan Okan; Modern çağın metroseksüel erkeklerine basit ama etkili bakım tüyoları verdi:
Erkeklerde cilt bakımının temeli; cilt temizliği, nemlendiriciler ve güneş koruyucu kremlerdir. Ayrıca akne izi sorunu olanlar peeling ve lazerden, derin çizgileri oluşanlar ise botoks ve dolgu gibi neştersiz yöntemlerden yararlanabilir. Yaşlanmayı geciktirmek isteyen erkekler ise retinoik asit, vitamin C ve meyve asidi içeren kremler kullanabilir.
ERKEKLERİN CİLDİ DAHA KALINErkeklerin cilt yapısı kadınlardan farklıdır. Testesteron hormonu, cildin daha kalın, daha yağlı, gözeneklerin daha geniş olmasına neden olur. Yağ salgısının fazla olması aknenin erkeklerde daha şiddetli ve daha uzun sürmesine yol açar. Kas geliştirmek üzere veya atletik performansı arttırtmak amacıyla anabolik steroid değimiz ilaçların kullanılması da şiddetli akne formlarının ortaya çıkmasına neden olur.
SİVİLCELERİNİZİ SAKIN SIKMAYINAkne tedavisinde dıştan uygulanan ve ağızdan alınan ilaçlardan yararlanılır. Akneden kaynaklanan izlerin engellenmesi açısından tedavinin mümkün olduğunca erken başlanması ve sivilcelerin kesinlikle sıkılmaması gerekir. Akne izleri kişinin ileri yaşamında büyük bir sorun olabilir.
Akne izlerinin tedavisinde peeling (deriyi soyma), deri tıraşlama ve lazer işlemlerine başvurulur. Akne izinin şiddeti kullanılacak yöntemin çeşidini belirler. Peeling; hafif, orta ve derin şiddette derinin soyularak atılması, alttan yeni sağlıklı daha az izli bir derinin gelmesini hedefler.
ERKEK DAHA GEÇ YAŞLANIYORKollajen salgısı erkeklerde daha fazladır. Derinin kalın, kollajenin fazla olması erkeklerde cilt yaşlanmasının daha geç başlamasını sağlar. Deride incelme, çizgilerde belirginleşme 40-50’li yaşlarda kendini belli eder. Ancak dışarıda geçirilen zamanın daha fazla olması ve güneş koruyucu kullanımına önem verilmemesi, dışsal faktör kökenli yaşlanmanın erkeklerde daha belirgin olmasına sebebiyet verir ki; bu yüzden de erkeklerde derin kırışıklar daha belirgindir.
ÇİZGİLER ÇIKTIYSA BOTOKS ZAMANIDerin çizgilerin ortadan kaldırılması için botoks, dolgu enjeksiyonu ve lazer yöntemine başvurulur. Botoks ve dolgu kişinin günlük yaşamını etkilememesi ve kısa sürede yapılması açısından tercih edilmektedir.
Yaşlanmayı geciktirmek amacıyla retinoik asit, vitamin C, meyve asidi içeren kremlerden faydalanılır. Sigara ve alkol tüketiminin az olması, düzenli Beslenme ve Spor da yaşlanmanın gecikmesinde etkili olmaktadır.
EN ETKİLİ PEELİNG TIRAŞErkeklerin günlük yaptıkları sakal tıraşı; sakalların ve ölü deri tabakasının atılmasını sağlar. Tıraş aslında bir çeşit peeling görevi görür. Ancak cilt tıraştan dolayı hassaslaşır. Bu yüzden tıraş öncesi alkol ve mentol içermeyen tıraş kremleri tercih edilmelidir. Tıraşın, kılların yönüne göre yapılmasına özen gösterilmelidir.
Özellikle kıvırcık kıl yapısına sahip kişilerde deriden kabarık şekilde kendini belli eden kıl batıkları görülebilir. Kıl batığı kişiyi kozmetik olarak rahatsız etmenin yanında enfeksiyona da yol açabilir. Tıraşta hijyene önem verilmelidir. Tıraş sonrası ise cildi tahriş etmeyen nemlendirici sürülmelidir. Alkol içeren after-shave losyonlar ciltte yanma, batma ve karıncalanma gibi şikayetlere neden olur.
ERKEKLERE DE EPİLASYON YAPILIRErkeklerin son yıllarda dermatologlara başvurdukları sorunlardan biri de vücut kıllarından uzaklaşma yöntemleridir. Boyun, sırt ve göğüs kılları erkek hastalarda kozmetik olarak sorun yaratmaktadır. Lazer epilasyon; bu bölgelerdeki kılların uzaklaştırılmasında etkili olmaktadır. Lazer Epilasyon sadece kozmetik bir tedavi yöntemi olmayıp, boyun bölgesinde tıraştan kaynaklanan kıl batıklarını da tedavi edilmektedir.
TERLEYEN ERKEKLERE BOTOKSTer bezleri sayısı erkeklerde kadınlara göre daha fazladır. Fazla salgılanan ter, hastayı kozmetik olarak rahatsız etmenin yanında bakteri ve mantar enfeksiyonu gelişimine zemin hazırlar. Terin azaltılması amacıyla hafif vakalarda dıştan uygulanan ilaçlara başvurulur. Terleme çok ileri durumlardaysa botoks enjeksiyonu bu yönde de etkili olur.
HER ERKEĞİN KABUSU SAÇ DÖKÜLMESİ: Testesteron hormonu, Genetik olarak yatkınlığı olan kişilerde, erkek tipi Saç Dökülmesi dediğimiz saçın ön kısmında açılmaya neden olur. Dökülme otuzlu yaşlarda kendini belli eder. Genetik faktörlerin yanında yetersiz Beslenme, kullanılan ilaçlar ve stresin de dökülmede arttırıcı rolü vardır. Kimyasal maddelerin saça çok fazla uygulanması dökülmeyi arttırıcı diğer sebeplerdir. Erkek tipi dökülme medikal ve cerrahi yöntemlerle tedavi edilir. Medikal tedavilerin uzun süreli olduğu konusunda hastalar bilgilendirilmelidir.
Erkeklere cilt bakımı tüyoları