Showing posts with label Sağlık. Show all posts
Showing posts with label Sağlık. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Bazı virüs ve bakteriler kansere yol açıyor

İSTANBUL - Ancak uzmanlar her bakteri ve virüsün kanser nedeni olmayabileceği gibi, hastalıkların seyrinin kişiden kişiye değişebileceğine dikkat çekiyor. Anadolu Sağlık Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Elif Hakko, insan vücudunda uzun yıllar kalabilen ve hücrelerde değişikliklere neden olabilen virüslerin kansere yol açabildiğini ancak virüslerin mutlaka kanser yapacağı anlamına gelmediğini söyledi.
Dr. Hakko, kansere neden olduğu bilinen başlıca mikroorganizmaların Ebstein Barr Virus (EBV), Human Papilloma Virüs (HPV), Hepatit virüsleri ve mide ülserine neden olan Helicobacter pylori bakterisi olduğunu belirterek şu bilgileri verdi:
“EBV aslında özellikle ergenlik çağındaki çocuklarda ‘öpücük hastalığı’ adıyla bilinen ateşli hastalığa neden olur. Genellikle iyi seyirli olan bu hastalık, tedavisiz, kendiliğinden iyileşir. Toplumun yüzde 80-90’ı bu virüsle hayatının bir döneminde karşılaşır. Bununla beraber EBV bazı lenfoma tiplerinin ve nazofarenks (yutak) kanserinin nedenleri arasında saptanmıştır. Human Papilloma Virus (HPV) ise daha çok genital siğillere neden olmaktadır. Bu virüs de EBV gibi toplumda oldukça sık görülür. Cinsel aktif her iki kadından biri hayatı boyunca mutlaka HPV ile karşılaşır. Çoğu zaman belirtisiz seyreden bu hastalık bazen genital bölgede deride ve mukozada siğillere neden olur ama bundan daha önemlisi özellikle kansere neden olduğu bilinen HPV tip 16 ve 18 ile oluşan enfeksiyonlarda herhangi bir enfeksiyon belirtisi olmayıp, yıllar sonra rahim ağzı kanseri olarak ortaya çıkabilir. Aynı şekilde anüs ve penis kanserlerinde de bu virüs saptanabilir. Ayrıca HPV’nin bazı tipleri larenks (soluk borusu) kanserlerine neden olmaktadır.
Hepatit virüsleri özellikle hepatit B virüsü (HBV) ve hepatit C virüsü (HCV) adından da anlaşılabileceği gibi hepatit etkenleridir. Karaciğerde enfeksiyona neden olarak sarılık yapabilirler. Akut veya kronik hepatite neden olabilirler. Akut enfeksiyon yani ani başlayan ve sarılağa neden olan hepatitler daha büyük oranda iyileşir. Oysa belirtisiz seyreden enfeksiyonlar genellikle kronikleşir ve yıllarca sessiz bir biçimde kalır. Kimi hastada öncelikle siroz yani karaciğer yetersizliği oluşur kimisinde ise doğrudan karaciğer kanseri gelişebilir.
Helicobacter pylori bakterisi mide ve on iki parmak ülserine neden olabiliyor. Genellikle iyi bir tedavi uyumuyla iyileşen bu hastalık bazı kişilerde kronik bir hal alıyor. Uzun yıllar Helicobacter enfeksiyonu ile yaşayan kişilerde mide kanseri daha sık olarak görülüyor. Bu nedenle Helicobacter saptanan hastalarda bunun tedavisinin yapılması oldukça yararlı.”
YAN FAKTÖRLER HASTALIK SEYRİNDE ETKİLİ OLUYORVirüs veya bakterilerin yol açtığı rahatsızlıkların seyri her insanda farklı olabiliyor. Koşullara bağlı olarak virüs veya bakteriler kimi insanda basit bir enfeksiyona yol açarken, diğerinde kansere oluşabiliyor. Dr. Elif Hakko bu nedenle Sağlıklı Yaşam, doğru Beslenme, Stres ve sigaradan uzak durma gibi koşulları hayatımızın bir parçası haline getirmenin önemine dikkat çekti, şu uyarılarda bulundu:
Bazı virüs ve bakteriler kansere yol açıyor

Alerjik rinite “rhinoliht” ile çözüm

İSTANBUL - Mevsim geçişlerinde ağaca, çiçeğe ya da rutin olarak ev tozu akarlarına karşı gelişen alerjik rinitte, “rhinoliht” yöntemi ile başarılı sonuçlar alınabildiğini belirten Memorial Ataşehir Tıp Merkezi’nden KBB uzmanı Op. Dr. Oray Karaçaylı, Genetik yatkınlığa dikkat çekti. "Alerjik rinitte alerjen solunum ya da Gıda yoluyla alınır, tanınır, şifrelenir ve bir daha karşılaşılması durumunda organizma bunu kendisi için tehlikeli olarak kodladığı için hapşırıkla, akıntıyla burnu tıkayarak ve kaşıntıyı artırarak uzaklaştırmaya çalışır. Ailede genetik yatkınlık, sosyoekonomik düzeyin yüksekliği, siyah ırktan olmak, Çevre Kirliliği, evde hayvan beslenmesi, ailenin ilk çocuğu olma, evde Sigara içilmesi, mamayla Beslenme gibi iç ve dış etkenler alerjik rinit riskini artırmaktadır."
YIL BOYU DA OLABİLİR, MEVSİMSEL DE "Alerjik riniti klasik olarak ikiye ayırmak mümkündür. Eğer hastalık mevsimden mevsime ve bulunulan yere göre değişmiyorsa bu muhtemelen perennial (yılboyu süren) alerjidir. Mite (ev tozu akarları), küf, sürekli temas edilen maddeler veya gıdaları karşı olabilir. Eğer şikayetler mevsimsel bir ritim gösteriyorsa bu duruma “mevsimsel alerjik rinit” denir. İlkbaharda çimenler ve sonbaharda yabani otlar etkili olur" diye konuşan Dr. Karaçaylı, hastalık hakkında şunları söyledi:
"En önemli tanı koyma aracı hastanın öyküsünün alınmadır. Muayene ve laboratuvar testleri tanıyı doğrulamaya ve tedaviyi planlamada bir sonraki aşamadır. Mevsimsel alerjik rinitte nöbetler halinde hapşırık, bol sulu burun akıntısı, burun tıkanıklığı ve ağız- damak ya da genizde farklı düzeylerde kaşıntı olur. Bu şikayetler nazal mukozanın, alerjeni uzaklaştırma, organizmayı koruma isteğinden başka bir şey değildir. Yıl boyu süren alerjide burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı ön plandadır.
ALERJENLERDEN UZAK DURMAK ÖNEMLİBütün ifade edilecek tedavi yaklaşımlarına rağmen Alerji her zaman kesin olarak iyileşebilen bir hastalık olmayabilir. Ama bu gerçek hastada umutsuzluğa yol açmamalı sadece tedavi aşamasında sabır ve sürekli hasta Doktor ilişkisi gerektirdiğini bilmek gerekir. Tedavinin ilk basamağı çevresel kontrol olup, alerjenden uzaklaşma ve ya alerjeni uzaklaştırmadır. Medikal (ilaç) tedavisi semptomları baskılar, kalıcı iyileşme sağlamaz, ilaçlar alındığı sürece etkilidir.
Aşı tedavisi: Hastalığın tedavisinde hala altın standarttır. Hastaların yarısında iyileşme sağlanabilir.
Cerrahi tedavi: Alerjiye eşlik eden burun problemleri; kronik sinüzit, burun kıkırdağı eğrilikleri, burun eti büyümeleri, burunda polip varlığı, burun çatısı problemleri gibi sorunlar öncelikle iyi bir kulak burun boğaz muayenesi ve gerekiyorsa cerrahi tedavileri yapılmalıdır."
RHINOLIGHT UMUT OLDUAlerjik rinit tedavisinde en son ve yeni yöntemin rhinolight olduğunu belirten Dr. Karaçaylı, yöntem hakkında ise şu bilgileri verdi: "Medikal fototerapi yani ışık tedavisidir. Özel kompozisyonlu (yüzde 70 görünür ışık, yüzde 25 UVA ve yüzde 5 UVB) ışın tedavisidir. Rhinolight ağrısızdır, anestezi gerektirmez, anaflaksi (en ağır alerjik reaksiyon türü) riski yoktur, güvenlidir. Hastanın durumuna göre haftada 3 seans uygulanır. Hastanın mevsimsel veya yıl boyu süren alerji tanısına göre tedavi planlanır. Burun içi örtüsünün bu özel kompozisyonlu ışığa maruz bırakılması alerjinin oluşturduğu bağışıklık cevap seviyesini düşürerek etki gösterir.
1-2 SEANSTA ETKİSİNİ GÖSTERİRRhinolight tedavisi uygulanan hasta 1-2 seans sonra, Yaşam kalitesinde iyileşme başlar. Bu tedavi yöntemi hem mevsimsel hem de yıl boyu süren alerjide semptomlardan bağımsız kullanabilmektedir. Tedavi semptomları baskılar, burun tıkanıklığı, bol sulu burun akıntısı, damakta ve genizde kaşıntı, hapşırık nöbetlerini baskılayarak yaşam kalitesine ciddi katkı sağlar. Mevsimsel alerjik rinitte tedavi iki hafta sürer. Günaşırı her burun deliğine 2-3 dakika bu özel ışığın uygulanması ile gerçekleştirilir. Toplam altı seansta tedavi tamamlanır. Yıl boyu süren alerjide ise ilk hafta 3 seans ve sonra haftada bir seans olmak üzere sekiz seans şeklinde yapılır.
İLAÇ KULLANMAYANLAR İÇİN DE İYİ BİR SEÇENEKİlaç tedavisi uygulanamayan hamileler, emziren anneler, profesyonel sporcular, böbrek ve karaciğer yetmezliği olan hastalarda başarıyla gerçekleştirilebilir. İlaç alerjisi olanlar ve diğer tedaviler ile antialerjik tedavilerden fayda göremeyen hastalara uygulanır.
KİMLERE UYGULANMAZ?Yeterli klinik çalışma olmadığı için 14 yaşından küçüklere, burun içi problemlerden dolayı uygun olmayan hastalara, aktif enfeksiyon geçirme döneminde yani viral veya bakteriyel enfeksiyon veya nazofarenkste tümör varlığında yapılmaz.
Alerjik rinite “rhinoliht” ile çözüm

Cips yerine kestane yiyin

Havaların soğuması, hareketin azalması ve evde geçirilen zamanın fazlalaşmasıyla birlikte artan abur cubur tüketimi, kış aylarında kilo almamıza yol açıyor. Uzun kış gecelerinin abur cubur tüketimini artırdığını söyleyen Medikal Park Fatih Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Sevil Nas Can, "Doğru abur cuburları seçerseniz, hem sağlığınızı hem kilonuzu koruyabilirsiniz" dedi. Can, "Cips ve pastane ürünleri yerine yağsız patlamış Mısır veya kestane, gazlı içecekler yerine sahlep veya boza, çikolata yerine de dondurma yiyin" diye konuştu.


Cips yerine kestane yiyin

Grip aşısı migreni artırmaz

Migreni ve sinüziti olanlar, grip aşısı olduğunda aşı hastalığı tetikliyormuş. Bu bilgi doğru mu? K.M./Yozgat

Hayır, bu tamamen yanlış bir bilgidir. Sinüzit, farenjit ve üst solunum yolu enfeksiyonlarında Migren krizleri ağırlaşabilir. Grip aşısının migren ya da sinüzit şikâyetlerini artırıcı bir yan etkisi söz konusu değildir.



Geçici felç olabilir

Ancak Alerji nedeniyle nadir de olsa anaflaktik şok görülebilir. 10 binde bir de olsa menenjit ve ensefalit gibi beyin ve beyin zarı iltihabı reaksiyonlarına yol açabilir. Omurilikte aynı şekilde iltihabi reaksiyonlara neden olabilir. Bunlara bağlı geçici ya da kalıcı felçler görülebilir. Ayrıca döküntü, kaşıntı, durup dururken kişinin grip olması ve ateşlenme gibi durumlar da görülebilir. Bazen de aşı yerinde ağrıya, kızarmaya, şişmeye ve iltihaplanmaya yol açabilir.



Önce test yapmak lazım!

Antibiyotikleri mutlaka beş gün mü kullanmalıyız? Daha kısa sürede bıraksak etkili olmaz mı? Y.Ş./İstanbul

Antibiyotik kullanımında yanlış uygulamalar yapılmaktadır. Bu yanlış uygulamalardan kaçınmak için kişi, ilaca başlamadan önce mutlaka antibiyogram testi yaptırmalıdır. Test boğaz veya burun salgısından ya da sinüsten ve akciğerden gelen balgamdan örnek alınarak yapılır. İdrar ve kandan da anlaşılır.



Kaşıntı yapabilir!

Antibiyogramın sonucunu almak için en az üç gün hatta bazen bir hafta beklemek gerekiyor. Enfeksiyonu olan, yüksek ateşli bir hastanın bu kadar uzun süre bekletilmesi sakıncalı olduğu için genelde hekimler test yapmadan ilaca başlıyorlar. Genelde de beş günlük antibiyotik veriyorlar. İlacın beş günlük verilmesindeki amaç ise testin sonucunu beklemek ve beklerken de mikroplardan korunmak... Ancak beş günlük antibiyotik tedavisi hastalarda, mideve bağırsak bozukluklarına neden olabiliyor. Bulantı, kusma ve hatta bazen kabızlığa da yol açabiliyor. Antibiyotik kullanımına bağlı olarak karaciğer ve böbrek harabiyetleri, ciltte döküntü, kaşıntı ve burun kanamalarına neden olabiliyor. Beş günün sonunda çıkan antibiyogram sonucuna göre hasta tedaviye devam ediyor ya da etmiyor. Kimi zaman antibiyogramda hasta için dirençli görülen antibiyotik iyileşme de sağlayabiliyor. Bu da laboratuvar ortamında vücudun verdiği reaksiyonların farklı olabildiğini gösteriyor.



Öğün atlamak zararlı!

Gastritim var. Zayıflamak için öğün atlıyorum. Bu doğru bir davranış mı? Ne yapmalıyım? A.L./Gaziantep

Tabii ki Diyet ve kalori kısıtlamasına gidilmelidir. Ancak yanlış uygulamalar, düzensiz ve tek yönlü Beslenme ve öğün atlamaları çok sık görüyoruz. Bunlar, vücutta metabolizmanın dengesizleşmesine yol açmaktadır.



Asit salgısı artıyor

Gastriti veya ülseri olan kişilerde açlık, asit salgısının çoğalmasına yol açarak ileride mide zarında tahrişlerin artmasına neden olabilir. Gastriti, reflüsü ve ülseri olan kişilerin, zayıflamak amacıyla diyet uygularken öğün atlamamaları gerekir. Mide şikayetlerinin artmasının yanı sıra açlık hissini daha da artıracak ve bu kez akşam yemeğinde de iki misli fazla yemek yenecektir. Bu da yapılan enerji kısıtlamasının boşa gitmesine yol açacaktır. Bu sebeple kalorisi hesaplanmış az miktarda Gıda ve daha sık (dört öğün) beslenme önerilmektedir.
Grip aşısı migreni artırmaz

İlaç içerken brokoli ve lahana böbrekleri korur

* Ben 70 yaşındayım. Şeker ve yüksek tansiyon sorunum var. Günde 10 tane ilaç içiyorum. Bu ilaçların böbreklerime zarar vermemesi için neler yapmalıyım? A.K./İzmir

İlerleyen yaşlarda sıklaşan hastalıklar için alınan ilaçların sayısında bir patlama yaşanır. Bu duruma 'polifarmasi' de denir. Ancak 60 yaş ve üzeri kişilerde vücudun metabolizması değiştiğinden, ilaç kullanımını yönetmek de gerçek bir maharet ister. Bu nedenle öncelikle doktorunuzdan ilaçlarınızı hangi sorun için kullandığınızı, ne zaman alacağınızı, ne kadar süre devam edeceğinizi öğrenin.



Alkolden uzak durun!

Bunun yanında tuz, yağ ve şeker içeren gıdalardan uzak durun. Gerekirse bir Beslenme uzmanından yardım alın. Alkol ve sigaradan kaçının. Bol bol su için. Brokoli, karnabahar ve lahana yiyin. Soğan ve sarmısak tüketerek karaciğeri destekleyin.



Şeker hastaları yüksek tansiyona dikkat etsin

* 62 yaşındayım. Dokuz yıldır da şeker hastasıyım. Tansiyon ve kolesterol sorunu da yaşıyorum. Sadece şeker ilaçlarımı almam yeterli olur mu? K.P./Giresun

Dünya Sağlık Örgütü'nün yeni açıkladığı bir rapora göre; yüksek tansiyon tüm dünyada yılda 7.5 milyon kişinin ölümüne neden oluyor. Yine tüm dünyada ölüme en fazla sebebiyet veren kalp-damar hastalıklarının yüzde 45'i ve beyin-damar hastalıklarının yüzde 51'i yüksek kan basıncı nedeniyle oluşuyor. Bunun yanında yüksek tansiyon; inme ve felç gibi hastalıklara yol açarak hayat kalitesini de olumsuz etkiliyor. Bu nedenle düzenli aralıklarla kan basıncını ölçtürmek, Yaşam alışkanlıklarında düzenlemeler yapmak ve gerekirse ilaç tedavilerinden yararlanmak gerekiyor. Ancak özellikle kalp ve damar sağlığını tehdit eden şeker hastalığı gibi başka risk faktörleri söz konusu olduğunda kan basıncı kontrolü daha da önem kazanıyor.



Kolesterol önemli!

Amerika'da son günlerde yayınlanan bir çalışma ise şeker hastalarının kan şekeri seviyeleri için gösterdikleri özeni yüksek tansiyon ve yüksek kolesterol seviyeleri için göstermediklerini ortaya koydu. Oysa şeker hastalığında yüksek kan basıncının kontrol altında tutulması, yaşam süresinin uzamasına ve ölüm riskinin azalmasına yardım ediyor. Uzmanlar, şeker hastalarının sistolik kan basıncını 130 Hg'nin altında tutmalarını öneriyor.



Kış depresyonuna yeşil çay

* Uzun süredir depresifim. Aile doktorumuz 'Kış depresyonu olabilir' dedi. Ne yapmalıyım? M.S./Adana

Kış depresyonun belirtileri depresyona oldukça benzer... Üzüntü, yalnız kalma isteği, enerji ve konsantrasyon kaybı, uykusuzluk veya aşırı uyuma, cinsel sorunlar, baş ve kas ağrıları, iştahta artış veya azalma, intihar düşüncelerine sebep olabilir. Kış depresyonuyla savaşmak için özellikle güneşli günlerde dışarı çıkarak, en az 30-40 dakikalık yürüyüşler yapın. Omega3 içeren balık ürünleri, ceviz, keten tohumu ve semizotu ile B vitaminleri, demir, magnezyum, potasyum, selenyum ve çinkodan yararlanın. Koenzim Q10 ve yeşil çay gibi besin destekleri hakkında doktorunuza danışın. Aşırı şeker içeren gıdalardan mümkün olduğunca kaçının.
İlaç içerken brokoli ve lahana böbrekleri korur

Gözlerinizden yılların izini silin

İSTANBUL - Göz çevresindeki yaşlanma izlerinden kurtulmak için hemen bıçak altına yatmanız gerekmiyor. Yeni ve etkili kimyasal peeling yöntemleri ve birkaç basit önlemle gözaltındaki torbalara, morluklara ve ince kırışıklıklara veda etmek mümkün.
Güzelliğin en çarpıcı silahı olan gözlerin, aynı zamanda yüzümüzde yılların izlerini ilk ele veren bölge olduğunu söyleyen Medical Park Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Eda Kumbasar, göz çevresinde görülen sorunları anlattı:"Göz çevresi çok ince ve sebase bezlerden (yağ bezlerinden) fakir bir deridir. Göz çevresi etrafında çok sayıda kas bulunduğundan dinamik kırışıklık denilen mimik kırışıklıkları erken yaşta oluşmaya başlar. Göz çevresinde kırışıklık dışında görülen diğer sık Kozmetik sorunlar ise; pigmentasyon yani göz etrafında morluklar ve ödem yani torbalanmadır.HEPİMİZİN DERDİ HALKALARGözaltı halkaları, hem erkeklerde hem de kadınlarda sık görülen ortak bir yakınmadır. Gözaltındaki bu koyu renk halkaların nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Yine de buna neden olabilecek birçok faktörden bahsedilmektedir. Bu faktörler arasında Genetik nedenler, güneş ışınları, düzensiz uyku, düzensiz Beslenme, Sigara ve alkol tüketimi, alerjiler ve bazı sistemik hastalıklar yer almaktadır. GENETİK MİRAS MORLUKLARGözaltındaki morluklar birçok nedene bağlı olabilir. Genetik nedenlere bağlı yani kalıtsal olabilir. En sık görülen nedenlerden biri budur. Kişinin altta yatan eşlik eden bir Sağlık problemi yoksa ve tetikleyici bir faktör bulunamıyorsa, genetik nedenlerden olduğu düşünülebilir."GÖZLER İÇİN NEŞTERSİZ GENÇLEŞME YÖNTEMİ"Gözaltındaki torbalanmalar, morluklar ve ince kırışıklıkları tedavi etmek için çok yeni ve etkili bir uygulamadan yararlandıklarını belirten Dr. Eda Kumbasar, yıllara meydan okuyan kadınlara, göz çevresi için basit ama etkili tüyolar verdi:"Gluco eye adını verdiğimiz bu yeni yöntem, cerrahi olmayan, son derece güvenli ve etkili bir uygulamadır. Hastanın işlem için ayırması gereken süre yaklaşık 15 dakika. İşlem sayısı 2 veya 5 seans oluyor, seans aralıkları ise 3 hafta. AHA’LI TROPİKAL JEL: Hastanın göz etrafına ve her iki göz kapağına alfahidroksiasit (AHA) formülasyonu içeren topikal jel sürülür. Glikolik asitin, latik asit ile beraber kullanımı ürünün etkisini arttırır. Göz etrafı hassas bir alan olmasına rağmen bu uygulamada herhangi bir iritasyon yani tahriş olmaz. Bu jel uygulandıktan sonra nötralizanı yani asidi dengeleleyici madde ile işlem sonlandırılır. İşlem sonrası bakım kremleri sürülür ve işlemden sonra kullanması gereken tek ürün güneş koruyucudur. HER DERİ TİPİNE UYGULANABİLİRBu işlemin ideal olarak yapıldığı dönem sonbahar ve kış aylarıdır. Bu uygulamada hiperpigmantasyon yani lekeler, güneş ve yaşlanma lekeleri, skarlar yani izler ve ince kırışıklıklar azalır. Bu uygulamanın önemli avantajı ise tüm deri tiplerinde kullanılabilir olmasıdır. Yani açık tenli veya koyu tenli kişilerde herhangi bir problem olmadan güvenle kullanılabilir.GÖZ BAKIMININ İLK ADIMI HİJYENGöz ve deri sağlığı için dikkat etmemiz gereken belli kurallar vardır. Bunların en önemlisi ise hijyendir. Göz etrafına sık sık elle temas etmemek gerekir. Elleri sık yıkamamak ve gözleri ovuşturmak enfeksiyona sebep olabilir. Gözde ve göz etrafında oluşabilecek enfeksiyonlar, gözde akıntı ve sulanmaya sebep olabilir. Bu neenle hem göz hem de cilt sağlığı için sık el yıkamak önemlidir.GÖZLERİNİZİ GÜNEŞTEN KORUYUN: Deri yaşlanması çevresel faktörlerden de etkilenir. Özellikle güneş ışınları bunun başında gelir. Uzun yıllar UV’ye maruz kalan kişilerden güneş ışınlarının yaptığı birikim hasarına bağlı olarak gözaltında renkte koyulaşma pigmentasyon görülebilir. Çok basit ama en önemli yaşlanma karşıtı kremlerden biri olan güneş koruyucular yine burada da devreye girer. Güneş koruyucu kullanımı, göz çevresi kırışıklığını engellemede en önemli yöntem. Güneş koruyucuları bu yüzden mutlaka göz çevresi dahil tüm göz etrafına uygulamalıyız.DÜZENSİZ UYKU MORARTIYORDüzensiz uyku saatleri olan kişilerde de yine benzer problemler ortaya çıkabilir. Günde en ez 8 saat uyku ve aynı saat aralıklarında uyku düzeni gerekir. Uyku düzeni olmayan kişilerde göz etrafında torbalanma ve morluklar en sık karşılaşılan problemlerdendir. HALKALARIN NEDENİ Alerji OLABİLİRAlerjik kişilerde yine gözaltında mor halkalar sıkça görülür. Bu yüzden alerji tanısı olan kişiler ilgili hekime başvurup altta yatan hastalıklarıyla ilgili tedavi olmalıdırlar. Bazen hastalarımızın alerjileri olduğunu, sadece göz etrafındaki bazı cilt bulgularını değerlendirerek anlamaktayız. Bu yüzden göz etrafında ödem, şişlik ve renk değişikliği olduğunda mutlaka bir cilt uzmanına başvurmak gerekir.
Gözlerinizden yılların izini silin

Böbrek taşlarına karşı Taş diyeti

İSTANBUL - Yaygın Sağlık problemlerinden biri olan böbrek taşlarının 5 yıl içinde nüks etme oranı yüzde 35 gibi yüksek bir oran. Yani, her üç hastadan biri, yıllar içinde, böbrek taşlarıyla tekrar savaşmak zorunda kalabiliyor.
Ülkemizde yüzde 15-20 gibi yüksek bir oranda görülen böbrek taşları, şiddetli ağrılarla seyrederek Yaşam kalitesini düşürebilen ve böbreklerde fonksiyon kaybına yol açabilen ciddi bir hastalık. Çalışmalara göre, Beslenme alışkanlıklarına dikkat eden hastaların yüzde 50’sinde böbrek taşı oluşumu önlenebiliyor. Fakat bunun için sıkı bir Diyet uygulanmasına da gerek yok. Acıbadem Bağdat Caddesi Polikliniği’nden Üroloji Uzmanı Dr. Murat Tuğrul Eren, böbrek taşı oluşumunu önlemek için önerilen 'Taş' diyetini anlattı.
NASIL BESLENMELİ?"Bilinçli beslenerek böbrek taşının yeniden oluşumunu önleyebilir veya geciktirebilirsiniz" diyen Dr. Eren, böbrek taşlarının oluşumu, belirtileri ve tedavi yöntemleri hakkında merak edilen noktalara açıklık getirdi ve hastalıktan korunmak için önerilerini şöyle sıraladı:
Herhangi bir besin grubunda aşırıya kaçmayın: Tüm besin gruplarının katkıda bulunduğu ama herhangi birinin tüketiminde aşırıya kaçılmadığı sağduyulu bir diyet uygulayın. Çünkü her ne kadar taş oluşumunun diyetle bağlantıları büyük oranda Bilimsel olarak aydınlatıldıysa da hala bilinmeyen faktörler olabilir ve sizin aşırı tükettiğiniz Gıda taş oluşumunu tetikleyebilir.Her gün en az 2 litre su için: Bol su tüketimi, idrar miktarını artırarak idrarda daha fazla fazla maddenin kristalleşmeden çözülebilmesini sağlıyor. Ayrıca idrar yolundaki kristallerin veya taşların vücuttan atılmalarına yardım ediyor. Bu nedenle her gün en az 2 litre su tüketmeye özen gösterin. Sıvı alımını 24 saatlik süreye eşit olarak dağıtın ve Egzersiz gibi efor gerektiren durumlardan sonra ekstra su tüketin. Aklınızda bulunsun, idrar kokusuz ve açık sarı ise bu vücuda yeterince su alındığı anlamına geliyor. Bunun aksine idrarın kokulu ve koyu sarı olması, yeterli su tüketilmediğine işaret ediyor.Tuz tüketimine dikkat edin: Tuz, böbrek taşının en sık görülen bileşimi olan kalsiyum ve oksalatın böbrekten daha fazla atılmasına yol açıyor. Bunun sonucunda da mineraller idrarda birikerek taş oluşumuna neden oluyor. Bu yüzden tuz tüketiminden mümkün olduğunca kaçının.Hayvansal proteini 150 gramla sınırlayın: Bu grup protein de tıpkı tuz gibi kalsiyum ve oksalatın böbrekten daha fazla atılmasına neden olarak böbrek taşının oluşumuna zemin hazırlıyor. Olumsuz etkileri nedeniyle et, süt ve yumurta gibi hayvansal proteinin tüketimini günde 150 gramla sınırlayın. Eğer bir öğünde fazla protein tüketmişseniz, bir sonraki öğünde sebze ağırlıklı beslenin.Oksalat içeren besinlerden uzak durun: Oksalat aslında hemen her besinde bulunuyor. Sağlığınız için oksalat içeren domates gibi önemli sebzeleri sofrada bulundurmanız şart. Ancak çerez (özellikle kabuklu yemişler), çay, kahve, Sigara, ıspanak, kakao, çilek gibi sağlığınız için çok elzem olmayan oksalat yönünden zengin besinlerin tüketiminden kaçınabilirsiniz. Ayrıca içeriğinde oksalat bulunan buğday nedeniyle çavdar ve kepek ekmeğini de sınırlı miktarda yemeye çalışın. Liften zengin sebze meyveye ağırlık verin: Kabızlık böbrek taşının oluşumunu tetikleyen bir etken. Çünkü bu süreçte kalsiyum ve oksalat maddeleri bağırsaklarda daha fazla emiliyor, bunun sonucunda da böbrekten atılan miktarları artıyor. Kabızlığı önlemek için bol bol liften zengin meyve ve sebze yiyin. Salatanıza bol limon sıkın: Limon taş oluşumunu önleyen ‘sitrattan’ zengin bir besin. Uzmanlar taş oluşumunu önlemek için her gün taze sıkılmış yarım limon suyu almanızı öneriyorlar.Greyfurdu beslenme listenizden çıkarın: Yapılan araştırmalar sonucunda greyfurdun taş oluşumuna yol açtığı ortaya konmuş. Doktorunuz önermediği sürece kalsiyum alımını kısıtlamayın: Yapılan çalışmalar kalsiyum tüketiminin böbrek taşı oluşumunda önemli bir rol oynamadığını ortaya koydu. Üstelik kalsiyum güçlü kemiklere sahip olmamız için çok önemli bir iyon. Dolayısıyla doktorunuz önermediği sürece kalsiyum tüketimini kısıtlamanıza gerek yok. Günlük kalsiyum gereksinimi 800 mg olarak belirleyen uzmanlar, yetişkinlerin günlük 1000 mg kalsiyum almalarını öneriyorlar.
NASIL BİR YAŞAM SÜRMELİ?Bol bol hareket edin: Böbrek taşının oluşumunu önlemek için beslenmenize dikkat etmenizin yanı sıra, hareketli bir yaşam sürmeyi de alışkanlık haline getirmeliniz. Çünkü bol hareket vücuttaki her türlü mekanizmayı dengeli hale getiriyor. Bunun aksine sedanter bir yaşam ise böbrek taşına yol açan maddeler de dahil olmak üzere vücuttaki birtakım maddelerini daha fazla salgılanmasına yol açıyor. Bunun için özel bir egzersiz yapmanıza gerek yok, isterseniz her gün yürüyüşe çıkabilir veya istediğiniz bir Spor türünü uygulayabilirsiniz. Hiçbir şey yapamıyorsanız, asansör yerine merdiven tercih edin, arabanızı gitmek istediğiniz mekandan daha uzağa park edin ve masa başında çalışırken düzenli aralıklarla kalkarak hareket edin.
Stresten uzak durun: Yapılan çalışmalar stresin de böbrek taşının oluşumunda rol üstlendiğini ortaya koymuş. Her ne kadar bunu başarmak kolay olmasa da, mümkün olduğunca stresli ortamlardan uzak durun ve sakinleşmek için çeşitli yöntemlerden faydalanın.
BÖBREK TAŞLARI NASIL OLUŞUYOR?Böbrekler, yaşamsal faaliyetlerimiz için ihtiyaç duyulan biyokimyasal işlemlerin sonunda oluşan atık maddelerin vücuttan atılmasını sağlayan bir organ. Bunun yanı sıra vücut için gerekli olan bazı maddelerin seviyesini ayarlamak gibi bir işlev de üstleniyor. Bu atık maddeler idrar yoluyla vücuttan atılıyor. İdrarda kristal ve taş oluşumunu önleyecek bazı kimyasal maddeler de bulunuyor. Fakat bazı kişilerde bu önleyici mekanizma tam olarak işlev göremiyor. Böbrek taşları da, fazla miktarda olduklarında idrarda çözülemeyen maddelerin kristalleşmesi sonucu oluşuyor. Kalsiyum oksalat ve kalsiyum fosfat, idrarda en sık taş oluşturan mineral tuzlardan.
NEDEN ORTAYA ÇIKIYOR?Böbrek taşlarının oluşum nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte bazı risk faktörlerinin etkili olduğu düşünülüyor. Bunlar; Genetik etkenler, böbrek hastalıkları, böbrekte yapısal bozukluklar, bazı ilaçlar, bazı bağırsak hastalıkları, hipertiroidi gibi tiroit hastalıkları, beslenme alışkanlıkları, yetersiz sıvı alımı, stresli veya sedanter bir yaşam, sıcak iklimde yaşamak olarak sıralanabilir.
EN TİPİK BELİRTİ AĞRIBöbrek taşları değişik şekil, renk ve boyutta oluyor. Örneğin deniz kumu zerresi kadar küçük olabildiği gibi 7 santime, hatta çok daha büyük bir boyuta bile ulaşabiliyor. Böbrek taşlarının bulunduğu konum ve boyutu da belirtilerin oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Böbrek taşlarının en tipik belirtisi ise ağrı. Bu ağrı taşın yerine göre bel bölgesinde olabildiği gibi böbrek ile idrar torbası arasında bulunan böbrek yolundaki konumuna göre karın ve kasık bölgesine de yayılabiliyor. Bazen erkeklerde yumurtalıklara, kadınlarda ise vajinal dudaklara kadar ilerleyebiliyor. Ağrı ile birlikte bazen bulantı, kusma hatta ateş bile görülebiliyor. Ağrının şiddeti ise hastadan hastaya değişebiliyor. Bazılarında çok hafif seyrederken, bazılarında ise hastayı kıvrandıracak ve acil müdahale gerektirecek kadar şiddetli olabiliyor.
Böbrek taşları bazen böbrek fonksiyonunu bozuncaya veya kalıcı hasarlar oluşturuncaya dek belirtisiz büyüyebiliyor. Bu nedenle, özellikle ailesinde böbrek taşı hikayesi olan kişilerin yılda bir kez ürolojik muayeneden geçmeleri öneriliyor.
TANIDA KULLANILAN YÖNTEMLERBöbrek taşının tanısı için; ‘üriner sistem grafisi’ adı verilen röntgen, ultrason ve bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemlerinden faydalanılıyor. En basit yöntem olan üriner sistem grafisinde bazı taşlar görülmeyebiliyor. Ultrasonda ise taşlar böbrek yolundaki bazı yerlerde gözden kaçabiliyor. En etkili yöntem olan tomografide ise tüm vücut iki milimetre aralıklarla taranıyor ve kesin tanı kolaylıkla konulabiliyor.
BASİT YÖNTEMLERLE KENDİLİĞİNDEN DÜŞEBİLİYORHer böbrek taşının mutlaka tedavi edilmesi gerekmiyor. Bulunduğu konuma ve boyutuna bağlı olarak bazı taşların sadece izlenmesi yeterli. Böbrek taşının tedavisinde sorunun en az girişimle giderilmesi hedefleniyor. Bunun için de önce taşın kendiliğinden düşmesine yönelik tedavi uygulanıyor. Hastaya bol bol su içmesi, hareket etmesi (merdiven inip çıkmak, Basketbol oynamak, dans etmek gibi) öneriliyor. Böbrek yolundaki kanalların genişlemesi ve bu sayede taşın kolayca düşmesi için düzenli olarak taşın bulunduğu bölgeye sıcak uygulaması ( sıcak havlu konulması veya sıcak su dolu küvete ya da saunaya girilmesi gibi ) tavsiye ediliyor. Ayrıca ağrıyı önlemek için ağrı kesiciler, iltihap varsa iltihap giderici ilaçlar veriliyor. Bu tedavilerle hasta ortalama olarak 1 ay boyunca takip altına alınıyor. Böbrek taşlarının çoğu önerilen tedavilerle kendiliğinden düşüyor. Eğer düşmezse, bu kez girişimsel yöntemlere başvuruluyor.
CERRAHİ MÜDAHALEYE NE ZAMAN GEREK DUYULUYOR?Eğer uygulanan tedaviden sonuç alınamazsa, hastanın şiddetli ağrıları varsa, taş bulunduğu yer ve boyutu nedeniyle riskli bir durum oluşturuyorsa hastaneye yatmak gerekebiliyor.
Böbrek taşlarına karşı 'Taş' diyeti

Kalbin baş düşmanı kolesterol

İSTANBUL - Eğer kötü kolesterol yani LDL'yi düşürüp iyi kolesterol yani HDL'yi yükseltir, kalp sağlığını olumsuz etkileyen diğer risk faktörlerini de devre dışı bırakırsanız kalp sağlığınızı önemli ölçüde korumuş olursunuz. Kalp sağlığının Beslenme ayağında en önemli noktanın kandaki kötü kolesterol olduğunu belirten Diyetisyen Taylan Kümeli, kötü kolesterol düzeyinde düşüş sağlayan Yaşam boyu iyileştirici değişikliğin aslında önemli stratejileri içine alan bir tedavi biçimi olduğunu söyledi. "Sağlıklı bir kalbe sahip olmak için bunları kontrol altına almalısınız" diyen Kümeli, bu stratejileri üç başlıkta irdeledi:1. YAŞAM BOYU İYİLEŞTİRİCİ DİYET"Bu diyetin anlamı, öğünlerinizde daha az doymuş yağ ve Diyet kolesterolü tüketmektir. Bu diyeti planlarken günde 200 mg'ın altında kolesterol, toplam enerjinin de yüzde 7'sinin altında doymuş yağ içermesine dikkat etmek gerekir. Diyeti uygularken uygun kiloda olmalı ya da kilo almaktan korunmalısınız. Birinci aşamada düşük doymuş yağlı ve kolesterollü diyet altında kötü kolesterol düzeyiniz düşmemişse, çözünür diyet lifi miktarı artırılır. 2. VÜCUT AĞIRLIĞI DENETİMİBel/kalça oranınız artmışsa, kilo fazlalığınız varsa, biyokimyasal değerlendirmenizde iyi kolesterol ve trigliserit düzeyiniz düşükse kilo vermeniz, kötü kolesterolünüzün düşmesine yardımcı olur. 3. FİZİKSEL AKTİVİTEHer gün en az 30 dakika fiziksel aktivitede bulunmak gerekir. Fiziksel aktivitenin türü ne olursa olsun iyi kolesterol düzeyinde artışa, kötü kolesterol düzeyinde azalmaya yardımcı olur." KOLESTEROLÜ YÜKSELTEN BESİNLERKandaki LDL oranını yükseltmek istemiyorsanız, tereyağı, margarinler, şeker barları, çikolata, tam yağlı peynirler, süt, ve yoğurt, tam yağlı sütlerle yapılmış dondurma, kek, tavuk kanadı ve derisi, yağlı kırmızı et, sucuk, salam ile diğer mandıra ürünleri, sakatatlar, her türlü kızartma, kurvasan ve tüm fast-food besinlerden uzak durmalısınız.Yağ içeren her gıdanın doymuş ve doymamış yağlar içerdiğini belirten Kümeli'ye göre kolesterol seviyesinin yükselmesinde en önemli rolü doymuş yağlar üstleniyor. ÇİKOLATA VE BİSKÜVİDEN UZAK DURUN"Bu yağ çeşidi en çok hayvansal kaynaklı besinlerde bulunur. Yağlı etler, kümes hayvanlarının yağlı derileri, tam yağlı süt ve süt ürünleri, tereyağı bunların en önemlileridir. Hayvansal yağ kaynaklarının yanı sıra bazı bitkisel kaynaklar da doymuş yağ ihtiva eder. Hindistan cevizi, kakao yağı ve palm yağı en fazla doymuş yağ oranına sahip bitkisel ürünlerdir.
Bu yüzden hindistan cevizli ürünler, kakao yağının bol miktarda bulunduğu çikolata kolesterolü yükseltir. Üretiminde kullanılan palm yağı nedeniyle bisküviler de doymuş yağ içerirler. Her ne kadar üzerlerinde bitkisel yağ bulunduğu belirtilse de bu yağ zararlı bir yağdır. Trans yağ asidi içeren gıdalar da kolesterolü yükseltir. Sıvı bitkisel yağlar hidrojenizasyon işleminde geçirilerek katı yağ haline getirilir. Bu yüzden bitkisel de olsa katı yağlardan uzak durmak gerekir."KOLESTEROLÜ DÜŞÜREN BESİNLERKötü kolesterol seviyesini düşürmede en önemli noktanın yüksek oranda lif tüketmek olduğunu vurgulayan Kümeli, beslenmedeki lif oranını artırarak kolesterol emilimini düşürüp, yıkımını hızlandırmanın mümkün olduğunu belirtti. Kümeli, tam buğday unu ve kepekten yapılan entegral ekmek, makarna, buğday ürünleri, kuru baklagiller ile sebze ve meyvelerin lif oranı yüksek gıdalar olduğunu söyledi, kötü kolesterolü düşüren diğer besinleri de sıraladı:Keten tohumu, ceviz, fındık, zeytin, kırmızı biber, sarımsak, sogan, enginar, brokoli, domates, maydanoz, portakal, elma, greyfurt, yulaf, yeşil yapraklı sebzeler ve elma sirkesi.
Kalbin baş düşmanı kolesterol

Kadınlar bu haberi mutlaka okumalı

İSTANBUL - Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Birçok yerde kadına ve kadın emeğinin algılanışına dair konuşmalar yapılıyor, etkinlikler düzenleniyor. Biz de kadının varlığını ciddi şekilde tehdit eden, dünyada ve Türkiye'de en sık görülen kadın kanserine, yani meme kanserine dikkat çekmek istedik, Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Vahit Özmen ve Psikososyal Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan ile konuştuk. Kanserin, bir kadının bedeninde ve beyninde yarattığı değişiklikleri, sosyal ve iş hayatına yaptığı etkileri, özel hayatında ve ikili ilişkilerinde bıraktığı izleri irdelemeye çalıştık. Batı ülkelerinde son yıllarda Meme Kanseri sıklığında azalma gözlenirken, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerdeki artış dikkat çekiyor. Üstelik hastalığa yakalanma yaşı giderek düşüyor. Türkiye'de genç yaşta, yani 40 yaşın altında meme kanserine yakalanma oranı batı toplumlarından 4 kat daha fazla.IARC’e göre, (International Agency for Research on Cancer) 2002 yılında tüm dünyada yeni tanı konulan meme kanseri sayısı 1.150.000 iken, rakam 2010 sonunda 1.500.000’e ulaşacak. Bu sayının 10 yıl içinde yaklaşık yüzde 60 artacağı, vakaların daha çok gelişmekte olan ülkelerde görüleceği tahmin ediliyor. KANSER DAHA OLUŞMADAN YAKALANIYORMeme kanserinde yüz güldüren en önemli nokta ise tarama programları sayesinde daha sıfır evredeyken kanserin yakalanıyor olması. Böylece kanser öncüsü hücrelere müdahale ediliyor ve kadınlar kanser olmaktan kurtuluyor.
Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı'na bağlı olan Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM), Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu (MHDF) ve Meme Sağlığı Derneği (MEMEDER) gibi kuruluşlar, meme, rahim, rahim ağzı, yumurtalık kanserlerinde yaptıkları ücretsiz taramalarla kadınlara erken teşhis ve tedavi şansı yaratıyor.
Örneğin; Van'da KETEM'in yürüttüğü programda 2009'da 4 bin 743 kadın meme, 4 bin 222 kadın rahim ağzı kanseri taramasına katıldı. Bu kadınlardan 26'sı erken teşhisle kanser olmaktan kurtarıldı. Meme Sağlığı Derneği'nin (MEMEDER) 2008'de başlattığı Bahçeşehir Meme Kanseri Erken Tanı ve Tarama Projesinde ise dört kadında evre 0 ve 2 kadında evre I'de saptanan kanserlere erken müdahale edildi ve 6 kadının kanser olması engellendi. ERKEN TEŞHİS NEDEN ÖNEMLİ?Ulusal Kanser Danışma Kurulu Üyesi ve Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Vahit Özmen, kanser tarama programlarıyla kanserin daha oluşmadan yani sıfır evredeyken yakalanmasının kadın açısından son derece önemli olduğunu söyledi, "Kanser gelişmiş olsa bile erken tanı ve tedaviyle hem ölüm oranı ciddi şekilde düşüyor hem de tedavinin başarısı ve kadının Yaşam kalitesi artıyor" dedi.Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu (MHDF), meme hastalıklarıyla ilgili 13 dernekten oluşuyor. Özmen, federasyonun amacını, "Meme hastalıklarının erken tanısı, taraması, tedavisi ve takibi ile ilgili olarak ülkemizdeki mevcut koşulları belirlemek, bu koşullara uygun ve gerekli projeleri hazırlamak ve bunları uygulamaya koymak" cümleleriyle özetledi.
MHDF çatısı altında bulunan Meme Sağlığı Derneği'nin (MEMEDER) yürüttüğü projelerden biri de Bahçeşehir Meme Kanseri Erken Tanı ve Tarama Projesi. Prof. Özmen, 2008'de başlayan ve 2018'e kadar sürmesi planlanan Proje hakkında şunları söyledi:ÜCRESİZ Dijital MAMOGRAFİ VE ULTRASONOGRAFİ"Hedefimiz, bu bölgede yaşayan, 40-69 yaş arasındaki yaklaşık 5.000 kadını evlerinde ziyaret ederek, ücretsiz dijital mamografi, ultrasonografi ve muayene yaptığımız “Meme Sağlığı Merkezi’mize” davet etmek ve burada taramalarını yapmak. Bahçeşehir Belediyesi ve diğer sponsorlarımızın katkılarıyla piyasa değeri yaklaşık 1.000 TL’yi bulan dijital mamografi, doppler ultrasonografi ve muayene merkezimizde ücretsiz sunuluyor. Bugüne kadar projemize katılan 1.600 kadınımıza dijital mamografi, 1.000 kadınımıza ultrasonografi, şüpheli bulunan 35 kadınımıza meme biyopsisi yaptık. 6 kadınımızda çok erken meme kanseri (dört kadında evre 0 ve 2 kadında evre I) saptandı. Kanser tanısı konulan kadınlarımızın tedavileri yapıldı, kadınlarımız şimdi sağlıklı yaşamlarıne devam ediyorlar."Bu kampanyadan yararlanmak isteyenler nasıl bir yol izlemeli, nereye ve ne zaman başvurmalı? Prof. Özmen'in cevabı:
"Bu projeden, Bahçeşehir Beldesinde oturan ve proje kapsamında olan tüm kadınlarımız, “Meme Sağlığı Merkezi’mize” müracaat ettikleri anda yararlanmaktadırlar. Bu belde dışındaki kadınlarımız ise Meme Sağlığı Merkezimizin 0212 669 84 51 veya 0532 201 83 40 nolu telefonlarını arayarak randevu alabilirler."
KANSER ÖNCÜSÜ HÜCRELERE MÜDAHALEAynı zamanda Meme Kanseri Erken Tanı ve Tarama Kurulu Başkanı ve İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Prof. Özmen, gelişmiş ülkelerde tarama mamografisi ve erken tanıyla meme kanserinden ölüm oranının ciddi şekilde azaldığına vurgu yaptı, bu taramalarda kanser öncüsü hücre görüldüğünde nasıl müdahale edildiğini anlattı:"Kanser tarama programları, ele gelmeyen meme kanserini yakalama oranını yüzde 75’e kadar yükseltmiştir. Bu sayede kadınlar memelerini kaybetmeden ve sağlıklı olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Erken tanı, tedavi maliyetlerini azaltarak ülke ekonomisine de ciddi katkılar sağlıyor. Genetik testler (BRCA 1 ve BRCA 2) kullanılarak yüzde 5-10 civarında olan genetik meme kanseri erken fark ediliyor, belirli bir takip süresinden sonra meme derisi ile meme başı korunarak meme dokusu çıkarılıyor ve estetik olarak yeni meme yapılıyor. Böylece kadınlar meme kanserinden korunuyor. Yine yüksek risk grubunda olup, memesinde kanser öncüsü değişikliler bulunanlarda da benzer yöntemler uygulanıyor. Mamografisinde şüpheli tümörleri olan kadınlarda, mamografi yardımı ile vakumlu kor biyopsi yapılarak patolojik tanı konuluyor. Bu hastaların önemli bir kısmında ameliyata ve biyopsiye gerek kalmıyor."KANSERİN PSİKOLOJİK MALİYETİ DE AĞIR OLUYORKanser olan kadınların özellikle eş veya sevgilileriyle ilişkilerinin bozulduğu, hastalık sonrası boşanma olaylarının sık görüldüğü, bazı kadınların uzun tedavi süreci nedeniyle işlerini de kaybettikleri gözleniyor. Yani kadın kanser olunca hem işini hem de aşkını kaybedebiliyor. Bu da zaten ciddi bir fiziksel ve ruhsal travma yaşayan kadının psikolojik dengesini iyice altüst ediyor. Olayın bu boyutunu da kanser psikolojisi alanında ulusal ve uluslararası pek çok çalışmaya imza atan bir isimle konuştuk. Psiko-onkolojinin Türkiye'de kurucusu olan Prof. Dr. Sedat Özkan, kanser hastalığının tüm dünyada multidisipliner bir yaklaşımla tedavi edildiğini, ülkemizde ise genel olarak medikal tedavinin dünya standartlarında yapıldığını ancak psikososyal boyutun yeterince önemsenmediğini söyledi. Prof. Özkan, "Özellikle son yıllarda yapılan çalışma ve girişimler psiko-onkolojinin kanser tedavisindeki öneminin tartışmazlığını göstermektedir" dedi. HEM YAŞAMI HEM DE KADINLIĞI TEHDİT EDİYORİ.Ü İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Prof. Dr. Sedat Özkan, meme kanserini, "Benlik saygısını, cinselliği, yaşamı ve kadınlığı tehdit eden bir kriz durumu" olarak tanımladı. Kanserin kadının hem iş hayatını hem de sosyal ve özel ilişkilerini önemli ölçüde etkilediğini vurgulayan Prof. Özkan, sürecin kadında ciddi psikiyatrik sorunlara neden olduğunu söyledi. "Kronik hastalıklar ve hastalığın getirdiği olaylar o kişinin ailesinde ve ikili ilişkilerinde de kriz yaratır, birçok problem yaşatır, baş etme becerilerini değiştirir, duygusal tepkiler ve psikiyatrik bozukluklar ortaya çıkabilir. Özellikle beden imajını ve kadınlık algısını bu kadar yakından etkileyen bir durum kişide özgüven kaybı ve uyum güçlüğünden majör depresyona kadar geniş bir yelpazede psikiyatrik sorunlara yol açabilir. Bununla birlikte, aile üyelerinden birinin yaşadığı olumsuz durumlardan bütün fertler etkilenir. Unutulmamalıdır ki hem kanseri yaşayan kişi hem de yakınları bu zorlayıcı sürecin içinde bir aradadır. Kanser tanısının şoku, hem aile sistemini hem de diğer sosyal destek sistemlerini değiştirebilir. Hastalık sürecinde bazı aile üyeleri birbirine daha çok yakınlaşıyor, bazıları ise birbirinden uzaklaşıyor. EŞİN VEYA SEVGİLİNİN MEME KANSERİNİ ALGILAYIŞI Eşin veya sevgilinin kadını algısı ve ilişki tarzı, kadının kendini algılaması üzerinde önemli bir etkiye sahip oluyor. Kadınlık organları ile ilgili kanser, kansere özgü kaygı ve depresyonun dışında, kadına özgü kaygılar ve ilişki sorunlarına da yol açabiliyor. Burada hastalık öncesi ilişkinin durumu en önemli belirleyicidir. Eğer kadınla erkeğin ilişkisi sağlamsa, organ kaybı sonrası bu ilişki daha da güçlenebilir. Ama hastalık öncesi ilişkide sorunlar varsa, yaşanan sürecin ilişki üzerindeki etkisi de olumsuz olur." RÖPORTAJIN TAMAMI Kadın ruhu meme kanserini nasıl algılar?
İLGİLİ HABERLER
Çözüm memenin alınması mı? Her 100 Türk'ten 3'ü kanserin farkında
Prof. Vahit Özmen ise meme kanserinde erken tanı açısından önemli olan toplum tabanlı tarama mamografisinin ülkemizde yetersiz olduğunu söyledi, kadınların ilgisizliğine dikkat çekti. "Ancak kadınlarımız da meme kanseri konusunda yeterli bilgi ve bilinç düzeyine sahip değiller. Bu nedenle de teşhiste geç kalınıyor ve kadınlar bu hastalık yüzünden genellikle memelerini ve sağlıklarını kaybediyorlar" diye konuşan Prof. Özmen, meme kanseriyle ilgili soruları ise şöyle cevapladı:Meme kanseri eskiden yaşlı hastalığı olarak bilinirdi ancak günümüzde genç yaşlarda da sık karşılaşılıyor. Hastalığın görülme yaşının bu kadar düşmesini neye bağlıyorsunuz?
Batı toplumlarında son yıllarda meme kanseri sıklığında bir azalma gözleniyor. Bu azalma özellikle son 7-8 yılda menopozdaki kadınların kullandığı hormon replasman tedavisindeki keskin düşüş ile ilişkili bulunuyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise meme kanseri sıklığında artış var. Gelişmekte olan ülkelerde ortalama ömrün uzaması, yaşam tarzının giderek batıya benzemesi, az doğurma, geç doğurma, süt verememe, kürtaj yaptırma, erken adet görme, geç menopoza girme, Beslenme alışkanlıkları, genetiği değiştirilmiş ve hormon katkılı yiyecekler, Stres ve çalışma zorunlulukları hem bu artışın hem de meme kanserinin nedenlerini oluşturuyor.
Kadınlar bu haberi mutlaka okumalı

Kemik erimesi varsa evdeki kilimleri kaldırın

İSTANBUL -
Kemik miktarının azalması ve kemiğin Mimari yapısının zayıflaması sonucunda kemiğin kırılganlığında artış olmasına osteoporoz deniyor. Osteoporoz süreci kemiğin miktarının azalmasıyla başlıyor, hastalığın tanısı kemik yoğunluğunun ölçülmesi (DEXA) ile konuyor.
"Evinizde osteoporozdan muzdarip biri varsa düşmelere karşı önleminizi alın" diyen Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Fizik tedavi Uzmanı Dr. Özlem Güngör, "kemik erimesinde en büyük risk olan kırıkların yaşanmaması için evinizde yeni düzenlemeler yapın" önerisinde bulunuyor.
Osteoporozda en büyük riskin düşmeler olduğuna vurgu yapan, kemik erimesi olan kişilerin özellikle ev kazalarından korunmaları gerektiğini söyleyen Dr. Güngör, "Osteoporozda kırıkların oluşumuna yol açan en belli başlı neden düşmelerdir. Bu nedenle osteoporozu olan kişilerin yaşama alanında düşmeleri önleyecek düzenlemeler yapılmalıdır. Ev ortamında küçük kilim ve paspaslara, kaygan cila, kordonlara ve kalabalık eşyalara dikkat edilmelidir. Merdiven basamakları sağlam olmalı ve trabzan bulunmalıdır. Ortam ışıklandırması iyi olmalıdır. Düşmeler en fazla alacakaranlıkta ortaya çıkar. Bu nedenle görme kusurları için uygun gözlük kullanılmalıdır" şeklinde önerilerde bulunuyor.
Özellikle kadınları tehdit eden osteoporozun en sık görülen kemik hastalığı olduğunu belirten Dr. Özlem Güngör, hastalığın nedenleri, tedavisi ve korunma yöntemleri hakkında şu bilgileri veriyor:EN ÖNEMLİ NEDEN ÖSTROJENİN AZALMASIOsteoporozun gelişmesi ve ortaya çıkmasında birçok faktör rol oynar. Bunların en önemlisi ve en yaygın olanı, östrojen miktarındaki hızlı düşmeyle birlikte ortaya çıkan menopoz sonrasındaki osteoporozdur. Yaşın ilerlemesi bir diğer etkendir. Hormonal bozukluklar (guatr, Diyabet vb), mide –barsak sistemi hastalıkları (kalsiyum emilimini bozması nedeni ile), romatizmal hastalıklar, Beslenme bozuklukları, bazı ilaçlar (kortizon, heparin, kanser tedavileri vb), alkol, Sigara alışkanlıkları ve hareketsiz Yaşam hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Ailede osteoporoz varlığı da bir diğer risk faktörüdür.
KEMİK ERİMESİNİ ARTIRAN RİSK FAKTÖRLERİ Kadınlarda ilk adet yaşının geç olması, erken menopoz, 6 aydan uzun süren adet görmeme, doğum yapmama ya da doğum sayısının az olması ve emzirme süresi osteoporoz gelişimi açısından risk oluşturur. Fiziksel aktivite eksikliği hangi yaşta olursa olsun kemik yapımını olumsuz yönde etkiler. Osteoporoza bağlı kırıklar, baş kemikleri dışında vücudun herhangi bir kemiğinde oluşabilir. En sık olarak omurga, kalça ve el bileğinde kırıklar görülür. Omurga kırıkları sonucunda kamburlaşma gibi duruş bozuklukları oluşurken, kalça kırıklarının ölüme varan sonuçları olabilmektedir. Osteoporoza bağlı ağrılar, kırıklar sonucunda ortaya çıkar. Uzun süreli oturma ve öne eğilme ile ağrı görülür, bazen çok şiddetli olabilir. Osteoporoza bağlı olarak omurgada oluşan şekil bozuklukları uzun süreli ağrılara neden olabilir.
ERKEN TEDAVİ BAŞARI ŞANSINI YÜKSELTİROsteoporoz günümüzde tedavi edilebilir bir hastalıktır. Bütün hastalıklarda olduğu gibi hastalıktan korunma öncelikli amacı oluşturur. Hastalık geliştikten sonra erken tedavi başarı şansını yükseltir. Osteoporozdan korunmada kalsiyumdan zengin beslenme şarttır. Yeterli kalsiyumu almanın en uygun yolu dengeli beslenmedir. Dengeli bir Diyet, mutlaka süt ürünleri ve yeşil yapraklı sebzeleri içermelidir. Günlük önerilen mönü; 1 bardak süt, 1 bardak yoğurt, en az 50 gr peynir ve 1 tabak yeşil yapraklı sebzedir.
KAHVE VE SİGARA KEMİK ERİMESİNİ ARTIRIRAşırı miktarlarda kahve tüketimi vücuttan kalsiyum atılmasını artırır. Günlük 4 fincan kahve kemik miktarında azalmaya neden olmaktadır. Sigara kullanımı da kemikler üzerinde zehir etkisi yapar. Sigara içenlerde vücutta daha hızlı kemik kaybı olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Alkol tüketimi de kırık riskini artırmaktadır. Aşırı alkol tüketimi ile vücuttan kalsiyum emilimi azalır, kalsiyum atılımı ise artar.
Kemik erimesi varsa evdeki kilimleri kaldırın

Kilo vermek damar sertliğini azaltıyor

KUDÜS - Beer Sheva Üniversitesinden Bilim Adamları, 140 hasta üzerinde iki yıl süren araştırmalarında, beynin başlıca arteri olan şahdamarında kolesterol birikmesinin gelişimini üç boyutlu ekografi tekniğiyle izlediler.
Araştırmanın sorumlusu Doktor İris Shai, ilk kez gözle görülür biçimde, aşırıya kaçmayan bir Beslenme rejiminin sadece kolesterol birikimini engellemekle kalmayıp, aynı zamanda, arterlerin hacmini ve kan basıncını azalttığını tespit ettiklerini söyledi.
Shai, "Hastalar yeniden kilo alsalar bile uzun dönemli bir beslenme rejimi, damarların iç çeperleri üzerinde lipid yani kolesterol birikmesini beraberinde getiren damar sertliği şekli olan ateroskleroz ile mücadelede etkili oluyor" dedi.
Araştırma, hayvansal yağlar açısından zayıf ve Akdeniz mutfağını temel alan bir zayıflama tedavisi üzerine yapıldı. Araştırmanın sonuçları, Amerikan tıp dergisi Circulation'un son sayısında yayımlandı.
Kilo vermek damar sertliğini azaltıyor

Reflüde kendi diyetini kendin oluştur

İSTANBUL - Günlük koşuşturmalarda, kısa süreli atıştırmalarda, yemeklerde yada mükellef sofralarda çoğu zaman yanlış besin seçimleri yapıldığını ve beslenmeye gerekli önemin verilmediğini belirten Göztepe Medical Park Hastane Kompleksi'nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Gizem Keservuran, reflüde beslenmenin neden öneminli olduğunu anlattı.
"Endüstriyel, rafine gıdalarla beslenenlerin en az yüzde 20'sinde reflü şikayetlerine rastlanmakta, hatta bu rakamın yüzde 50'leri geçtiği söylenmekte. Ülkemizde yapılan bir çalışmaya göre toplumun yüzde 20'sinde reflü hastalığı bulunuyor. Olguların çoğunluğunu yaşlılar, şişmanlar ve hamileler oluşturuyor" diyen Keservuran, reflü şikayetlerini azaltmak için nasıl beslenmek gerektiğini şöyle özetledi:"Düşük karbonhidrat içerikli besinlerle beslenen, sofra şekerini az tüketen kişilerin çok büyük bir bölümünde reflü şikayetleri nispeten azalabilmekte. Un ve şekerden zengin gıdalar ile beslenen bireylerde insulin direnci ve buna bağlı reaktif hipoglisemiler (tepkisel kan şekeri düşüklüğü) olmaktadır. Hipoglisemiyi düzeltmek için vücutta sempatik sistem uyarılmaktadır. Yemek borusunun alt ucunun daralması parasempatik sinir sisteminin kontrolündedir. Hipoglisemi sonucu sempatik sinir sistemi aşırı uyarılınca yemek borusunun alt ucu yutma olmamasına rağmen genişler ve mide içindekiler geriye kaçar. Bu nedenle reflüsü olanların beslenmede şu noktalara dikkat etmasi gerekiyor. KENDİ BEDENİNİ TANI , KENDİ DİYETİNİ OLUŞTURYağ oranı yüksek yiyecekler mide boşalmasını geciktirir. Özellikle fast food türü yiyeceklerde yağ miktarı yüksektir. Yağlı yiyeceklerin midede kalma süresi de uzundur, bu nedenle yağlı yiyeceklerin sindirilmesi için daha fazla sindirim enzimi salgılanmaktadır.
Reflüde kendi diyetini kendin oluştur

Mide kanserini tetikleyen alışkanlıklar

ANKARA - Mide kanseri Türkiye'de en çok ölüme neden olan kanserler sıralamasında erkeklerde akciğer, kadınlarda ise meme kanserinden sonra ikinci sırada yer alıyor.
Akciğer kanserinin doğrudan tütün, mide kanserinin ise Beslenme ile ilgili olduğunu hatırlatan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, ''Bu iki grup kanser, yani Türkiye'deki kanserlerin üçte ikisi kolaylıkla önlenebilir. Akciğer kanserini önlemek için Sigara içmemek, mide kanserini önlemek için ise sağlıklı beslenmek yeterli'' dedi.Mide kanserinde beslenme biçiminin çok önemli olduğunu anlatan Akdur, şu uyarıları dile getirdi:''Fazla tuz kullanılması, taze sebze ve meyveden fakir, nişasta ve şekerden zengin beslenme, gıdaların piştikten sonra uzun süre bekletilerek tüketilmesi, mide kanserine yakalanma riskini artırıyor. Yiyeceklerin saklanış biçimi de mide kanseri sıklığını artırıyor. Konserve, salamura veya tütsülenerek saklanan besinlerin tüketimine dikkat edilmelidir. Özellikle et ürünlerinin salamurası yapılırken nitrat ve nitrit tuzları kullanılmaktadır. Bu tuzlar ısıtma sırasında veya mide içinde güçlü kanser yapıcı maddelere dönüşürler. Olumsuz şartlarda saklanan ve bayat gıdalarda bulunan bakteri ve küf mantarlarıyla karşılaşması sırasında da bu kanser yapıcılar ortaya çıkabilir.''Mide kanseri açısından pişirme yöntemlerinin de önemli olduğunu, besinlerin direkt ısı kaynağı ile temasının olduğu yöntemler, ızgara ve döner gibi aşırı pişirilmiş ve yanık besinlerin mide kanseri sıklığını artırdığına işaret eden Akdur, ''Yapılan araştırmalar mide kanserinde ailesel yatkınlığın da önemli olduğunu gösteriyor'' diye konuştu.''Helicobakter pylori'' bakterisinin sebep olabileceği mide ülserinde ve ''kronik atrofik gastrit'' hastalığında da mide kanseri olasılığının arttığını kaydeden Akdur, bu hastalıktan korunmak için şu önerileri dile getirdi:
Mide kanserini tetikleyen alışkanlıklar

Stresi doğru yönetirseniz, kazanırsınız

İSTANBUL - Uykusuzluk, kötü Beslenme, ekonomik sorunlar, iş sorunları, aile sorunları, kişilik yapısı, sosyal desteğin olmaması, hareketsizlik ve Sağlık sorunlarının stresin nedenleri arasında yer aldığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi’nden Psikolog Sevil Usanmaz, insanı zorlayan her durum, yaşantı ve koşulun Stres anlamına geldiğini söylüyor."Bu bakış açısı doğrultusunda küçük, büyük, genç, yaşlı, kadın, erkek herkes stres altında. Ve stres kimi zaman insanı güçlü kılabilir, önemli olan onunla baş etmeyi öğrenmektir" diye konuşan Usanmaz"a göre, çevrede stresle ilgili birçok etken varken, stresin hayattan sökülüp atılması mümkün değil.
Sevil Usanmaz, stres karşısında insanların kendilerini korumak için stresi yaratan durumla ya mücadele ettiğini ya da bu durumdan uzaklaştığını kaydederek, stres nedenleri değişse de stres karşısında insanların verdiği tepkilerin benzerlik gösterdiğini ifade ediyor.
Stresi doğru yönetirseniz, kazanırsınız

Thursday, December 31, 2009

Fast food diyabeti etkiliyor

Beslenme alışkanlıklarının değiştiği günümüzde, daha kolay ve daha çabuk karın doyurmak için tercih edilen "fast food" türü yiyeceklerin Diyabet riskini neredeyse 2 kat artırdığı bildirildi.
ABD'deki Boston Üniversitesinde görev yapan Julie Palmer, her iki yılda bir Beslenme alışkanlıkları ve Yaşam biçimlerine ilişkin sorular yönelttiği ve düzenli olarak Doktor kontrolünden geçirilmelerini sağladığı 44 bin 72 kadını 10 yıl boyunca gözlemledi.
'Fast food' diyabeti etkiliyor

Horlama aşkı bitiriyor


Ordu Devlet Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Fatma Küçüker, Ordu Devlet Hastanesi bünyesinde geçen mart ayında açılan uyku laboratuvarının Türkiye'de devlet hastaneleri bünyesinde bir ilk olduğunu ve şu ana kadar horlama şikayeti ile gelen 150 dolayında hastanın tedavi gördüğünü bildirdi.
Horlamanın çeşitli nedenleri olduğunu anlatan Küçüker, şu bilgileri verdi:“Horlama, ağız ve burun arkasındaki hava yolunda darlık olduğunda ortaya çıkan gürültü biçimindeki ses olarak biliniyor. Sebebi dengesiz Beslenme, boğaz-burun bölgelerindeki rahatsızlıklar ve hastanın yatak üzerinde dengesiz yatması olabiliyor. Alkol ve Sigara da aynı şekilde horlamaya neden olabilir. Yine kişi eğer çok yorgun ise horlama başlar. Burada önemli unsur horlamanın sürekli olmasıdır.”Çocuklarda görülen horlamaların ise genellikle kilodan kaynaklandığını ve bu konuda ailelerin daha dikkatli olması gerektiğini belirten Küçüker, horlamanın ciddi bir sorun teşkil ettiğini kaydetti.Horlamanın sosyal olarak evli çiftler arasında da soruna neden olabildiğini vurgulayan Küçüker, şunları dile getirdi:“Horlayan kişi ailenin diğer bireyleri için de uykusuz gecelerin sorumlusu tutulur. Horlayan kişi Tatil ve iş gezilerinde istenilmeyen oda arkadaşı olur. En önemlisi evli çiftler ilk olarak yataklarını ayırır, sonra odalarını ayırır, sonuçta da bu boşanmaya kadar gidebilir. Bu nedenle horlama hali hafife alınmamalı.”TEDAVİHorlamanın tedavi yöntemleri hakkında bilgi de veren Dr. Küçüker, çeşitli önerilerde bulundu.Yetişkin kişilere Spor yapmalarını öneren Küçüker, “Horlayan kişiler uyku ilaçları, sakinleştirici ve antihistaminik denilen Alerji ilaçlarını uykudan önce almamalı. Uykudan 4-5 saat önce alkol almaktan kaçınılmalı. Uykudan 3 saat önce ağır yemek yenilmemeli. Aşırı yorgunluktan sakınmalı. Uykuda sırt üstü yatmak yerine yana yatmak tercih edilmeli. Aileler, çocukların kilo almasının önüne geçmeli. Kişinin burun ve boğazında rahatsızlık söz konusu ise mutlaka hekime başvurulmalı” diye konuştu.Ordu Devlet Hastanesi bünyesinde faaliyet gösteren uyku laboratuvarı hakkında da bilgi veren Küçüker, horlama şikayeti ile gelen hastaların öncelikli olarak yakınlarından uyku halindeki durumuyla ilgili bilgi aldıklarını belirten Küçüker, “Daha sonra hastalar bir gece burada uyutularak gece uyku hali gözlemleniyor. Horlamanın nedenleri tespit ediliyor. Eğer horlamanın sebepleri arasında kişinin burun ve boğaz kısmı ile alakalı ise tedavi o yönde yapılıyor” dedi.
Horlama aşkı bitiriyor

Fast food da diyabet riski

İtalyan Haber ajansı ANSA'da çıkan habere göre, ABD'deki Boston Üniversitesinde görev yapan Julie Palmer, her iki yılda bir Beslenme alışkanlıkları ve Yaşam biçimlerine ilişkin sorular yönelttiği ve düzenli olarak Doktor kontrolünden geçirilmelerini sağladığı 44 bin 72 kadını 10 yıl boyunca gözlemledi.Araştırma, haftada bir veya iki kez "fast food" türü yiyecekler tüketen kadınların bu 10 yıllık süre zarfında kilo aldıklarını ve Diyabet hastalığına yakalanma risklerinin bu tür bir alışkanlığı olmayanlara nazaran neredeyse 2 kat arttığını ortaya koydu.
Fast food'da diyabet riski

İşte yaşlanmayı durduran besinler


nyildiz@hurriyet.com.tr
Vücudunuz 60'ınızda aklınıza geldiğinde herşey için çok geç olmuş olabilir. Oysa sağlıklı beslenerek olduğunuzdan 20
Nilgün Yıldız yazıyoryaş daha genç gösterebilirsiniz. Konuyla ilgili görüştüğümüz Dr. Hasan İnsel gençlik için Akdeniz tipi beslenmenin şart olduğunu söylüyor. Düzenli Sağlık kontrollerinin önemine değinen İnsel, yaşlanmayı durduracak besinler hakkında da bilgi verdi. Beslenme ile yaşlanma gerçekten bağlantılı mıdır? Beslenmenin yaşlılık üzerinde nasıl bir etkisi vardır?Evet, yaşlılık ile beslenme arasında gerçekten bir bağlantı vardır. Uygun ve yeterli bir beslenme tarzı ile yaşlanmanın etkileri engellenebilir, yavaşlatılabilir veya ortadan kaldırılabilir. Beslenme sadece kaliteli yaşlanma değil, kronik hastalıkların da nedeni ya da tedavisi olabilir. Örneğin yapılan son araştırmalar gösteriyor ki kanserlerin oluşmasında yanlış beslenmenin etkisi yüzde 30 gibi çok yüksek oranda. Bugün artık biliyoruz ki doğru ve bilinçli beslenme, hareketli Yaşam ile birleştiğinde kilo kontrolü için en doğru yol. Kilo kontrolü de bugüne kadar bilinen en etkili antiaging önlem, yani gençliği koruyup, yılların etkilerini yavaşlatmanın ve saatleri durdurmanın en etkili yolu. Akdeniz tarzı beslenme zamana meydan okuyor
Nasıl bir beslenme düzeni olmalıdır?
Dr.Hasan İnsel'den ipuçlarıGenel olarak Akdeniz tarzı beslenme düşünülmeli. Gün içerisinde ortalama 25-30 g posa alınmalı. Bunun için de günlük 5-9 porsiyon şeklinde sebze ve meyve tüketilmeli. Ekmek, makarna, pirinç gibi tahılların esmer olanları tercih edilmeli. Her gün 1 avuç kadar kavrulmamış fındık, ceviz ve badem gibi kuruyemişlerden yenilmeli. Haftada en az 2 kez kurufasulye, nohut, mercimek gibi bakliyat çeşitleri yenilmeli. Protein kaynağı olarak kırmızı et yerine balık tercih edilmeli. Balık çeşitlerinden omega-3 miktarı daha yüksek olan somon, uskumru, ton, sardalya gibi yağlı balıklar ın tüketimine dikkat edilmeli. Bunlara ek olarak günlük ihtiyacı olan sıvı tüketimi ihmal edilmemeli. Yemeklerin hazırlanmasında zeytinyağ, fındık yağı gibi bitkisel sıvı yağlar kullanılmalı. Bunların da miktarlarında aşırıya kaçılmamalı.
Hangi besinler ömrü uzatmaya yardımcı olur?Antiaging diyetin genel rehberi kalori kısıtlaması yapmak ve doymuş yağ alımını azaltmak, tuz ve şeker alımını kısıtlamakla birlikte rafine edilmemiş tahılların, yağlı balıkların ve taze sebze ve meyvelerin tüketimini arttırmaktır. Bu genel önerilere ek olarak antiaging'de rol oynayan spesifik besinler vardır ve bu besinler günlük beslenmede yer almalıdır:AVOKADOGenellikle bir sebze gibi tüketilen bu meyve vücutta kötü kolesterol seviyelerinin azaltılmasına yardımcı olabilen faydalı tekli doymamış yağ asitlerinin iyi kaynağıdır. E vitamini deposu olarak avokado, cildin yaşlanmasını önler ve sağlıklı bir cilt yapısının oluşturulmasını sağlar. E vitamini aynı zamanda menapozal sıcak basmalarının da azaltılmasına yardımcı olur. Içeriğindeki potasyum ile ödem ve yüksek kan basıncını önler. ORMAN MEYVELERİBöğürtlen, ahududu, siyah üzüm, yaban mersini gibi koyu renkli meyveler serbest radikaller ve yaşlanma ile oluşan hasarlara karşı vücudun korunmasına yardımcı olan güçlü antioksidanlardan flavonoidler olarak bilinen fitokimyasalları içerir.LAHANAGİLLERLahanagiller ailesi lahana, brüksel lahanası, karnabahar, brokoli, karalahana, brüksel lahanası, turpdan oluşmaktadır. Bu sebzeler toksin ve kansere karşı vücudun savaşmasını karşı koymasını destekler. Bu sebzelerden günde en azından 100g kadar tüketilmelidir. Mümkünse çiğ veya az pişirilmiş olarak yenilmeli böylece önemli enzimleri bozulmadan kalır.
SARIMSAKGünde 1 diş çiğ sarımsak yemek, vücudu kanser ve kalp hastalıklarına karşı korunmaya yardımcı olabilir. Sarımsağın kardiyo koruyucu etkisi tescillenmiş olmakla birlikte yapılan bazı çalışmalarda kolesterol seviyelerini azalttığı ve aspirinden daha etkili bir şekilde kanı sulandırdığı saptanmış. Farklı çalışmalarda da her gün düzenli sarımsak yiyen kişilerin kansere yakalanma riski yemeyenlere göre yüzde 50 daha az bulunmuş. ZERDEÇALZerdaçalın son zamanlarda yapılan çalışmalarda anti-inflamatuar ve antioksidan etkisi ile vücudun toksinlerle ve serbest radikallerle savaşmada önemli rolü olduğuna dair kanıtlanmış. Zerdaçalın karabiber ve zeytinyağ ile birlikte kullanılması emilimini arttırır. Salatalara 1 tatlı kaşığı kadar böyle bir karışım ile zenginleştirilebilir.KURUYEMİŞLERÖzellikle ceviz başta olmak üzere fındık, badem, yer fıstığı, şam fıstığı gibi birçok kuruyemiş çeşidi minerallerin iyi kaynağını oluşturmaktadır. Yüksek kalorisine rağmen bunlar potasyum, magnezyum, demir, çinko, bakır ve selenyumdan zengindir. Aynı zamanda kuruyemişlerin beslenmede yer alması sindirim ve immün sistemin fonksiyonlarını arttırabilir. Bunun yanısıra kolesterol seviyelerinin de kontrol edilmesine yardımcı olur. Küflenmiş yağlı tohumlardan sakınılmalıdır.TAHILLI GIDALARTahıllar yani kompleks karbonhidratlar beslenmenin önemli bir kısmını oluşturmalıdırlar. Kepekli makarna, kepekli pirinç ve bulgur iyi bir kompleks karbonhidrattır. Posa içeriği yüksektir. Normal makarna ve pirince göre iki kat daha fazla B vitaminlerini içerirler. Bulgurun aynı zamanda protein içeriği zengindir. Şekerli ve işlenmiş gıdalar gibi basit karbonhidratlar ne kadar zararlıysa, tahıllar gibi komleks karbonhidratlar o derece yararlıdır.
Hangi besinlerden uzak durmalı?Yağda kızartılmış ve kavrulmuş yiyecekler fazla kalorilidir Tam yağlı süt ve süt ürünleri yerine az yağlı süt, yoğurt, peynir çeşitleri daha az doymuş yağ içerirlerRafine edilmiş besinler (beyaz ekmek, beyaz un, beyaz pirinç gibi) glisemik indeksi yüksek olduğundan insülin direnci oluşturabilir, kilo alınmasına neden olabilirPoğaça, börek, kek, kurabiye gibi fırıncılık ürünleri çokluk beyaz un, şeker ve yağ karışımları nedeniyle özellikle yaş ilerledikçe tolere edilmesi zorlaşır.Şekerli içecekler içeriğindeki fazla miktarda şekerden dolayı genel sağlığa negatif etkide bulunur.Katkı maddesi içerikli, işlenmiş yiyecekler (sosis, salam, sucuk, tütsülenmiş besinler) vücuttaki antioksidan kapasitesini azaltır.
Yaşlanmayı geciktirmek için başka neler yapılmalı?Yaşlanmayı geciktirmek için yapılması gerekenleri beş ana başlık altında toplayabiliriz, bunlardan biri zaten yukarıda anlatılan beslenme konusudur.1) Yıllık sağlık kontrolleri yani check-up yapılması. Doktor tarafından yapılan önerilerin aynen uygulanması.2) Sağlık riskleri konularında bilgilenmek. Artık kişiler de sağlıklarından doktorlar kadar sorumlu olmalıdır ve doktorları ile el ele iş birliğinde sağlıklarında yön vermelidirler. 3) Dengeli, bilinçli ve sağlıklı beslenmek, kilo kontrolü.4) Hareketli yaşam ve düzenli Egzersiz yapılması.5) Pozitif yaşam ve Stres yönetimi.Bunların hepsi sağlığımıza eşit değerde katkı yapmaktadır. Bir tanesinin eksikliği diğerlerinin yararını çok azaltmaktadır. Bu nedenle hepsinin birlikte uygulanması bize sağlıklı ve uzun yılların kapısını açmaktadır.

İşte yaşlanmayı durduran besinler

Tuesday, December 29, 2009

Bebeğiniz neden çok ağlıyor?


Bebeklik döneminde en sık rastlanan Gıda alerjisi, “süt alerjisi” yani “inek sütü alerjisi”dir. İnek sütündeki proteinlere karşı (özellikle beta laktalbümin) vücudun verdiği bir alerjik reaksiyondur. İnek sütünün bebeğe direk verilmesi ile olabildiği gibi, anne sütü ile beslenen bebeklerde, annenin diyetindeki inek sütü içeren gıdaların bebeğe emzirme yolu ile geçmesi sonucu da ortaya çıkabilmektedir. Ayrıca çoğu hazır mamanın inek sütü proteinlerini içermesi nedeni ile, mama ile beslenen bebeklerde de Alerji görülebilmektedir.
Emziren Anne Beslenmesine Dikkat Etmeli İnek sütü alerjisi olan çocuklarda genellikle keçi sütü ve soya sütüne karşı da çapraz alerji gelişebilmektedir. Bebeğe ve anneye Beslenme önerilerinde bulunurken bu konuya dikkat edilmelidir. Memorial Hastanesi çocuk sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Gökçe Günbey, bebeklerde görülen süt alerjisi ile ilgili bilgi verdi.
Bazen İlk 6 Ayda Bazen Daha Büyük Çocuklarda Alerji Ortaya Çıkabilir Belirtiler bebeğe ve alerjinin ağırlık derecesine göre değişkenlik göstermektedir. Bazı bebeklerde tek bir belirti olurken, bazılarında birden fazla belirti birlikte olabilmektedir. Klinik bulgular genellikle ilk 6 ayda başlamakla birlikte, bazen daha geç yaşlarda da ortaya çıkabilmektedir. Belli başlı belirtiler şunlardır:• İlk aylarda aşırı ağlama ve ciddi gaz sancısı• Beslenme sonrası kusmalar ve buna bağlı olarak tartı alamama• Kanlı ve sümüksü dışkılama ve bazen de kabızlık• Ciltte egzema tarzında kızarık ve kaşıntılı deri döküntüleri• Geçmeyen bir hışıltı, öksürük, burun tıkanıklığı• Tekrar eden bronşit ve/veya bronşiolit atakları• Anafilaksi (çok nadirdir, inek sütü proteini alımından hemen sonra ( en geç ilk 1 saat içinde)gelişir. Deri döküntüsü, yüzde, dil ve ağızda şişme, solunum yollarında gelişen ödeme bağlı olarak ortaya çıkan nefes almada güçlük ve tansiyonda düşme ile birlikte görülen bir şok tablosudur. tedavi edilmediğinde ölümcüldür.)
Genetik Faktörler Önemli
Bebekteki belirtiler ile inek sütü arasındaki bağlantı, aile ile görüşülerek sorgulanmalı ve ailede alerji öyküsü araştırılmalıdır. Fizik muayene bulguları ve aileden alınan öykü doğrultusunda inek sütü alerjisinden şüphelenilen bebeklere daha ileri tanı yöntemleri uygulanabilir.Tanıda 3 yöntem kullanılmaktadır. • Deri testi: Her yaşta yapılabilir, güvenilirlik yüzde 95 tir.• Kanda inek sütüne özgü antikorların tespit edilmesi (inek sütü spesifik-Ig-E), yüzde 90 güvenilirdir.• Eliminasyon yöntemi: İnek sütü içeren gıdalar bebeğe bir süre verilmez. Bu süre içinde mevcut belirtilerin kaybolması beklenir. Belirtiler geçtikten sonra inek sütü tekrar denenir. Belirtilerin yeniden ortaya çıkması inek sütü alerjisini destekleyecektir.
İnek Sütü Yerine Hindistan Cevizi Sütü Anne sütü ile beslenen bebeklerde annenin tükettiği süt ve süt ürünleri emzirme yolu ile bebeğe geçerek alerjiye yol açmaktadır. Bu durumda anne sütü ile beslenmeye devam edilmesi, ancak annenin diyetinden süt ve süt ürünlerinin tamamen çıkarılması önerilmektedir. Anneyi kalsiyum eksikliğinden korumak için medikal destek önerilmeli ve diyetisyen eşliğinde beslenmesi düzenlenmelidir. İnek sütü alerjisi olan bebeklerde soya proteini ve keçi sütü alerjisi de birlikte olabileceğinden annenin diyetinden bu grup ürünlerde çıkarılmalıdır. Tereyağı ve margarin yerine bitkisel yağlar tercih edilmeli, krema, süt tozu, sütlü bisküviler, sütlü makarnalardan kaçınılmalıdır. Pirinç sütü, yulaf sütü ve hindistancevizi sütü, inek sütü yerine kullanılabilir.
Ürün Etiketleri İyice Okunmalı
Süt birçok hazır gıda maddesinde bulunduğundan satın alırken ürün etiketi dikkatlice okunmalıdır. İçinde kazein, kazeinat, sodyum ve/veya kalsiyum kazeinat ve laktalbumin olan gıdalardan uzak durulmalıdır.
Zaman Zaman İlaç Tedavisi de Gerekebilir Tedavide ana prensip alerjiye yol açan maddeden kaçınmaktır. Anne sütü ile beslenen bebekte annenin diyetinden süt ve süt ürünlerinin çıkarılması ile tedaviye başlanmış olacaktır. Ayrıca alerji ortadan kalkana kadar mevcut klinik bulgulara göre, bebeğe ilaç tedavisi uygulanması da gerekebilmektedir.
Özel Mamalar Tercih Edilmeli Mama ile beslenen bebeklerde ise inek sütü proteini içermeyen mamalar tercih edilmelidir. Bu mamalar 3 grupta ele alınabilir:1. Soya bazlı mamalar: İnek sütü alerjisi olan bebeklerin yüzde 17-47 sinde soya proteinine karşı da alerji gelişebilmektedir. Ayrıca soya bazlı mamalar 6 aydan küçük bebeklerin beslenmesinde uygun değildir. Bu nedenle inek sütü alerjisinde soya bazlı mamalar ilk tercih olmamalıdır.2. Tam hidrolize mamalar: Özel işlemlerden geçirilerek proteinleri parçalanmış ve alerjik özellikleri yok edilmiştir. Tatları çok iyi değildir. İnek sütü alerjisinde ilk tercih edilmesi gereken mamalardır. 3. Amino asit bazlı mamalar: Tam hidrolize mamalara yanıt alınamayan yüzde 10 vakada kullanılması gerekir.
Bebek Büyüdükçe İnek Sütüne Uyum Sağlar İnek sütü alerjisi saptanan bir bebeğe 12-18 ay süre ile inek sütü içeren gıdalar ve inek sütü bazlı mamalar verilmez, özel mamalar ile beslenmesi desteklenir. Bu sürenin sonunda tekrar inek sütü verilmeye başlanarak belirtilerin ortaya çıkıp çıkmadığı gözlenir. İnek sütünü tolere etmeye başlama süresi bebekten bebeğe değişiklik göstermektedir. Çocukların yüzde 56’ sında 1 yılda, yüzde 77’ sinde 2 yılda, yüzde 87’ sinde 3 yılda inek sütüne tolerans gelişmektedir. Alerji saptadığımız bir bebekte inek sütünü diyetten ne kadar elimine edebilir ve bebeği bu alerjen maddeden ne kadar çok koruyabilirsek, tolerans gelişmesi ve iyileşme süreci de o kadar çabuk olacaktır.
Anne Sütü İle Beslenme Korunmada Önemli Tüm hastalıklarda olduğu gibi inek sütü alerjilerinde de korunma çok önemlidir. Anne sütü ile beslenme korunmada esastır. Anne sütü, bebekleri alerjik astımdan koruduğu gibi, gıda alerjilerinden ve özellikle inek sütü alerjisinden de koruyucu rol üstlenmektedir. İlk 6 ay bebekleri sadece anne sütü ile beslemek, alerjen gıda ile yani inek sütü ile bebeği mümkün olduğunca geç tanıştırmak ve ilk 12-18 ay inek sütü vermemek korunmada doğru bir yaklaşım olacaktır.
Bebeğiniz neden çok ağlıyor?

Yılbaşı sofrası nasıl olmalı?

Erciyes Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksekokulu Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Neriman İnanç, yılbaşı sofralarının ana yemeği olan hindiyi, kilo problemi olanların derisindeki yağlardan arındırdıktan sonra yemesini önerdi. Prof. Dr. İnanç, derisiyle birlikte tüketilen 100 gram hindi etinde 253 kilokalori varken, aynı miktarda derisiz olarak yenilen etde 115 kilokalori enerji bulunduğunu söyledi.Prof. Dr. Neriman İnanç, yılbaşı sofrasıyla ilgili uyarılarda bulundu. Yılbaşı gecesi genellikle et ve et ürünleri, tatlılar, hamur işleri, cips, kuruyemiş, meze ve alkol tüketiminin arttığını ifade eden Prof. Dr. İnanç, yılbaşı sofrasında sebze ve meyve tüketiminin azaldığını belirtti. Prof. Dr. İnanç, kronik hastalığı olanların yılbaşı akşamı yemek yerken daha dikkatli olması gerektiğini vurgulayarak, “Yılbaşının kış aylarının tam ortasında bir gün olması, bu özel günde tüketilen yüksek enerjili besinler ve havaların soğuması ile bazal metabolizma hızının yavaşlaması nedeniyle kilo alma riskini artırmaktadır. Çok yağlı ve şekerli besinlerin tercih edilmesi, hazırlanan yiyeceklerin kısa bir zaman dilimi içerisinde tüketilmesi, alkollü içkilerin içilmesi gaz, şişkinlik, hazımsızlık gibi sindirim sistemi sorunlarına neden olmaktadır. Yılbaşı yemeğinde 4 besin grubundan (süt, et, tahıl, sebze-meyve) ihtiyacınıza uygun olanları yeterli miktarlarda tüketmeye dikkat edin. 31 Aralık günü, mutlaka kahvaltı ile güne başlayın ve günün diğer öğünleri de atlanmayın” dedi.Prof. Dr. İnanç, yılbaşı gecesi yenecek yemeklerin kızartma ve kavurma yöntemlerine göre daha sağlıklı olan haşlama ve buğulama yöntemleriyle hazırlanması gerektiğini kaydetti. Prof. Dr. İnanç, şunları söyledi:“Yılbaşı akşam yemeğinde olası yüksek enerji alımı nedeniyle, diğer öğünlerdeki enerji alımı azalacaktır. Yılbaşı sofrasına aç oturmak yerine yemekten 1 ya da 2 saat önce özellikle kan şekerinin uzun süre belirli seviyede kalmasını sağlayacak glisemik indeksi düşük olan tam tahıllı 2 ince dilim ekmekle yapılmış bir tost yenmesini öneriyorum. Böylece gece boyunca daha az besin tüketeceksiniz. Su tüketimini hem yılbaşı akşamı, hem de ertesi gün için mutlaka arttırmak gerekiyor. Yılbaşı akşamı sofrada ara ara, yudum yudum su içmek hem tokluk hissini arttırır hem de sindirimi kolaylaştırır. Bir diğer önemli konuda yılbaşı gecesi tüketilen alkolün vücutta yaratacağı etkiyi azaltmaktır. Alkol vücuttan fazlasıyla su atılmasına neden olur. Atılan suyu yenisiyle yerine koymazsak susuz kalan vücut daha kolay yağlanır ve toksin birikir. Bu nedenle yılbaşı gecesinin ertesinde bol bol su içmek gerekir. Bitki çayları, özellikle meyve çayları ve taze sıkılmış portakal ya da havuç suyu gibi içeceklerle desteklemek de iyi olacaktır.”HİNDİNİN DERİSİNİ YEMEYİNYılbaşı sofralarının vazgeçilmezi olan hindinin derisinin yağlarından arındırıldıktan sonra yenmesini öneren Prof. Dr. Neriman İnanç, şu bilgileri verdi:“Derili hindi etinin 100 gramında 253 kilokalori enerji ve 16 gram yağ bulunurken, aynı miktarda derisiz olarak tüketildiğinde hindide 115 kilokalori enerji ve 1.1 gram yağ alınmaktadır. Hindi etindeki kolesterol tavuk etine göre daha azdır. Bu nedenle hindi kan yağları yüksek olan bireyler için tercih edilecek bir besin olabilir. Hindi eti aynı zamanda hücrelerimizdeki enerji üretimine yardımcı olan, kalsiyumdan sonra kemik ve dişlerin temel bileşeni olan fosfor açısından da tavuk etine göre daha zengin bir besindir. Yılbaşı akşamında tüketilecek çerez türü de oldukça önemlidir. Sağlık açısından diğer yiyeceklerdeki yaptığımız seçimler çerez için de geçerli olmalıdır. Yağ içeriği çok yüksek olan fıstık, çekirdek türü çerezler daha az tüketilerek bunların yerine leblebi tercih edilmesi daha iyi olacaktır. Ayrıca, yağ içerikleri yüksek olmasına rağmen içerdikleri yağ türü ile kalp ve damar sistemini koruyucu özellikleri olan yağlı tohumlar ceviz, badem, fındık tercih edilecek çerez türevleridir.”
Yılbaşı sofrası nasıl olmalı?