Showing posts with label Meme Kanseri. Show all posts
Showing posts with label Meme Kanseri. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

Kanserden korunmak mümkün mü?

İSTANBUL - Kanser oluşumunda iki temel faktör rol oynar. Kalıtsal faktörleri kontrol etmek mümkün değil. Çünkü her insan belirli bir Genetik kod ile doğar ve bu değişmez. Peki ya çevresel faktörler?Sigara, alkol, hava kirliliği, sağlıksız beslenme, obezite, hareketsiz Yaşam ve aşırı miktarda güneş ışınlarına maruz kalmak kansere neden olan çevresel faktörler. Anadolu Sağlık Merkezi Beslenme ve Diyet Uzmanı Çağatay Demir, çevresel faktörlerin büyük ölçüde kontrolümüz altında olduğunu söylüyor. Demir, "Bu faktörlerden sadece üçünü, beslenme, Obezite ve fiziksel aktiviteyi kontrol altında tuttuğumuz takdirde kanserden 1/3 oranında korunabiliriz, yani sadece üç faktöre müdahale ederek kanser riskini üçte bir oranında düşürmek tamamen elimizde" diyor.
Demir'e göre, tüm çevresel faktörler düşünüldüğünde ise kanser oluşumunu önleme oranı yüzde 80’lere kadar çıkıyor. Yani Sigara ve alkolden uzak durup, düzenli fiziksel aktivite yaparsak, dengeli ve düzenli beslenerek ideal kiloda kalmayı başarabilir ve güneş ışınlarından bilinçli şekilde yararlanırsak kanserden yüzde 80 oranında korunmamız mümkün olabiliyor. Demir, "Kısaca söylemek gerekirse, kanseri sadece kader olarak düşünmek doğru değil. Çünkü sigara içen erkeklerde akciğer kanserinin görülme riski 23 kat, kadınlarda ise 13 kat artıyor. Sigara içmeyen ve sigara dumanına maruz kalmayan bireylerin akciğer kanserine yakalanmaları ise düşük bir ihtimal" diye konuşuyor. Kanserden korunmada kontrol altında tutabileceğimiz çevresel faktörlerin başında ise beslenme geliyor. Aynı zamanda "Sağlıkta ve Kanserde Doğru Beslenme" adlı 2007 yılında yayınlanmış bir kitabı da bulunan Diyetisyen Çağatay Demir, "Aslında kanserden korunmak için uygulanacak beslenme, doğrudan doğruya Sağlıklı Beslenme ilkeleri ile paralellik gösterir" diyor ve kanserden koruyucu beslenmeye temel olacak noktaları şöyle açıklıyor: GÜNDE 5 PORSİYON VE ÇEŞİTLİ RENKTE MEYVE-SEBZE"Çeşitli renkte meyve ve sebze tüketiminin akciğer, ağız, yemek borusu, mide ve kalın bağırsak kanserlerinde riski azalttığı birçok çalışma ile kanıtlandı. Meyve ve sebzelerin meme ve prostat kanseri gibi hormona dayalı kanser türlerinin oluşma riskini azalttığı konusunda da veriler mevcut. Bu gıdalar, kanserden koruyucu özelliklerini farklı birkaç mekanizma ile gösterirler. Bunlardan ilki bu gıdalarda bulunan çeşitli antioksidanlardır.Antioksidanlar vücutta bulunan serbest radikalleri etkisiz hale getirerek kanserden korurlar. Bunun yanında düşük kalorili oldukları için, meyve ve sebze ağırlıklı beslenmeyle obezitenin önlenmesi de mümkündür. Obezitenin meme, kolon, endometrium, yemek borusu ve böbrek kanserlerinde riski arttırdığı düşünülürse, düzenli meyve ve sebze tüketiminin önemi daha da artar. Ayrıca meyve ve sebzelerde bulunan yüksek miktardaki lif, kolon kanseri riskini de önemli ölçüde azaltıyor. RENKLERİ DEĞİŞTİKÇE KOMPOZİSYONLARI DA DEĞİŞİYORAncak meyve ve sebzeleri tüketirken bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. Değişik renkte meyve ve sebzeler tüketmek ve besin çeşitliliği sağlamak çok önemli. Hiçbir besin vücudunuzun ihtiyaç duyduğu besin öğelerini bir arada içeremez. Vücudun ihtiyaç duyduğu besin öğelerini karşılamak için besin çeşitliliği sağlamak en doğru yöntemdir. Meyvelerin rengi değiştikçe içerdikleri vitamin kompozisyonları da değişir. Bu nedenle gün içinde tüketilen meyvelerin renginin birbirinden farklı olması önemlidir.Meyveleri çok iyi yıkayarak, kabuklu tüketmenin lif alımını arttırdığı unutulmamalı. Meyvelerdeki lifin ağırlıklı olarak kabukta bulunmasından dolayı bu yiyecekleri kabuğuyla birlikte tüketmek kanserden korunmanın yanında, kolesterol, şeker ve kabızlık problemlerinde de yararlı olur. Vitamin değerlerini korumak için sebzeleri buharda haşlamak en sağlıklı yöntemdir. Mevsiminde yetişen meyve ve sebzeleri tüketmek daha sağlıklı, daha besleyici, daha lezzetli ve daha ucuzdur. Bu nedenle mevsiminde yetişen meyve ve sebzelerin tüketilmesini öneriyoruz.
KIRMIZI ETTEN UZAK DURUNYapılan çalışmalar kırmızı etin ve sosis, salam, sucuk gibi işlenmiş et ürünlerinin kolon kanserine neden olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle beslenmede bu tür yiyeceklere fazla yer verilmemesi büyük önem taşıyor.
İŞLENMİŞ TAHILLAR YERİNE TAM TAHILLI ÜRÜNLERÇalışmalar, tam tahıl ürünlerinin ağız içi, gırtlak, yemek borusu, yutak, mide, kolon, rektum, karaciğer, mesane, pankreas, meme, rahim, yumurtalık, prostat ve böbrek kanserlerine karşı koruyucu olduğunu gösteriyor. Tam tahılların içerdiği birtakım antioksidanlar ve lifin kansere karşı koruyucu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle işlenmiş tahıllar yerine tam tahıllı ürünlerin tüketilmesi kanserden korunmada etkili oluyor.
YAĞSIZ ET, DERİSİZ TAVUKyağ içeriği yüksek olan bir beslenme düzeninin doğrudan kansere yol açtığına dair bir çalışma olmasa da yüksek yağlı beslenmenin fazla kalori alımına, bunun da obeziteye neden olduğu biliniyor. Obezitenin de bazı kanser türlerinde riski arttırdığı bilindiği için yağ içeriği düşük bir beslenme programı uygulamak çok önemli. Bu doğrultuda; kaymak, krema, mayonez gibi yağ içeriği yüksek olan yiyeceklerin tüketilmemesini, süt ve süt ürünlerinin yağsız veya yarım yağlı olanlarının tercih edilmesini, etin yağsız, tavuğun derisiz yenmesini, sakatatlardan uzak durulmasını ve yemeklere konan yağın azaltılmasını öneriyoruz.
MANGAL YERİNE FIRIN, KIZARTMA YERİNE HAŞLAMABesinleri yanlış yöntemlerle pişirmek da kanser oluşumunda önemli etkiye sahip. Özellikle ülkemizde sıklıkla tercih edilen mangalda pişirme kanser oluşumunda ciddi risk oluşturuyor. Temel olarak dikkat edilmesi gereken nokta; besinlerin hızlı pişmesini önleyecek yöntemlerin tercih edilmesidir. Mangal yaparken öncelikle kömürün kor haline gelmesi beklenmeli, kömür ve et arasındaki mesafe en az 15 cm olacak şekilde ayarlanmalı. Yağda kızartma da çok sağlıksız bir pişirme yöntemi. Yiyeceğin hızlı pişmesini sağlayan bu yöntem, hem fazla yağ alımına hem de fazla kaloriye yol açar. En önemlisi de yağın okside olması sonucu kanserojen maddelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur. Yani besinlerin pişerken kansorojen madde haline gelmemesi için fırın, suda veya buharda haşlama gibi pişirme yöntemleri tercih edilmeli."
Çağatay Demir, kanserden koruyucu beslenmede kadın ve erkeğe özel bir beslenme tarzının olmadığını belirtiyor. Ancak kanser riskleri açısından değerlendirildiğinde, meme kanserinin kadınlarda en çok görülen kanser türü olduğunu hatırlatıyor ve bu nedenle özellikle Meme Kanseri açısından risk grubunda olan kadınların alkol tüketmemesini öneriyor.
Erkeklerde ise prostat kanseri en sık görülen kanser türü. Bu nedenle A vitamininin öncü maddeleri olan karetenoidlerin prostat kanserinden korunma açısından erkeklerde daha faydalı olabileceğini söyleyen Demir, kanserden korumada ön plana çıkan besinlere şu örnekleri veriyor:
Domates: Antikanserojen aktivite gösteren karotenoidlerden biri olan likopen, domateste bulunan vitamin A benzeri bir bileşiktir. Likopenin prostat, meme ve akciğer gibi kanser türlerinde riski azalttığı yönünde çok sayıda araştırma bulunuyor.
Brokoli, Karnabahar, Lahana ve Brüksel Lahanası: Kolon ve prostat kanseri riskini azaltan bu besinler, yüksek oranda C vitamini, beta-karoten, lif, kalsiyum, folik asit ve birçok fitokimyasal madde içerirler. Bu besinlerin yapısında bulunan bileşikler DNA zedelenmesini baskılayan veya bloke eden enzimleri tetikler, tümör büyüklüğünü ve östrojen benzeri hormonların etkinliğini azaltır.
Sarımsak: Midede bulunan Helikobakter Pilori adlı bakterinin üremesini önler. Bu bakteri mide kanseri ile ilişkilendirildiği için, sarımsağın dolaylı yoldan mide kanserinden de koruyabileceği konusunda Bilimsel çalışmalar mevcut.
Soya: Fitoöstrojenler özellikle hormona bağlı olan kanserlerin kontrol ve önlenmesinde rol oynarlar. Meme kanseri, testis ve prostat kanseri gibi östrojenle ilişkili kanserler, fitoöstrojen alımının yüksek olduğu ülkelerde daha düşük oranlarda görülüyor.
Yeşil Çay: Çaydaki antioksidan polifenolik bileşiklerin, kanser ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu etkisi olduğu biliniyor. Çayda bulunan temel antioksidan madde ise kateşindir.
Kanserden korunmak mümkün mü?

Kadınlar bu haberi mutlaka okumalı

İSTANBUL - Bugün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Birçok yerde kadına ve kadın emeğinin algılanışına dair konuşmalar yapılıyor, etkinlikler düzenleniyor. Biz de kadının varlığını ciddi şekilde tehdit eden, dünyada ve Türkiye'de en sık görülen kadın kanserine, yani meme kanserine dikkat çekmek istedik, Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Vahit Özmen ve Psikososyal Onkoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Sedat Özkan ile konuştuk. Kanserin, bir kadının bedeninde ve beyninde yarattığı değişiklikleri, sosyal ve iş hayatına yaptığı etkileri, özel hayatında ve ikili ilişkilerinde bıraktığı izleri irdelemeye çalıştık. Batı ülkelerinde son yıllarda Meme Kanseri sıklığında azalma gözlenirken, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerdeki artış dikkat çekiyor. Üstelik hastalığa yakalanma yaşı giderek düşüyor. Türkiye'de genç yaşta, yani 40 yaşın altında meme kanserine yakalanma oranı batı toplumlarından 4 kat daha fazla.IARC’e göre, (International Agency for Research on Cancer) 2002 yılında tüm dünyada yeni tanı konulan meme kanseri sayısı 1.150.000 iken, rakam 2010 sonunda 1.500.000’e ulaşacak. Bu sayının 10 yıl içinde yaklaşık yüzde 60 artacağı, vakaların daha çok gelişmekte olan ülkelerde görüleceği tahmin ediliyor. KANSER DAHA OLUŞMADAN YAKALANIYORMeme kanserinde yüz güldüren en önemli nokta ise tarama programları sayesinde daha sıfır evredeyken kanserin yakalanıyor olması. Böylece kanser öncüsü hücrelere müdahale ediliyor ve kadınlar kanser olmaktan kurtuluyor.
Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı'na bağlı olan Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM), Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu (MHDF) ve Meme Sağlığı Derneği (MEMEDER) gibi kuruluşlar, meme, rahim, rahim ağzı, yumurtalık kanserlerinde yaptıkları ücretsiz taramalarla kadınlara erken teşhis ve tedavi şansı yaratıyor.
Örneğin; Van'da KETEM'in yürüttüğü programda 2009'da 4 bin 743 kadın meme, 4 bin 222 kadın rahim ağzı kanseri taramasına katıldı. Bu kadınlardan 26'sı erken teşhisle kanser olmaktan kurtarıldı. Meme Sağlığı Derneği'nin (MEMEDER) 2008'de başlattığı Bahçeşehir Meme Kanseri Erken Tanı ve Tarama Projesinde ise dört kadında evre 0 ve 2 kadında evre I'de saptanan kanserlere erken müdahale edildi ve 6 kadının kanser olması engellendi. ERKEN TEŞHİS NEDEN ÖNEMLİ?Ulusal Kanser Danışma Kurulu Üyesi ve Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Vahit Özmen, kanser tarama programlarıyla kanserin daha oluşmadan yani sıfır evredeyken yakalanmasının kadın açısından son derece önemli olduğunu söyledi, "Kanser gelişmiş olsa bile erken tanı ve tedaviyle hem ölüm oranı ciddi şekilde düşüyor hem de tedavinin başarısı ve kadının Yaşam kalitesi artıyor" dedi.Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu (MHDF), meme hastalıklarıyla ilgili 13 dernekten oluşuyor. Özmen, federasyonun amacını, "Meme hastalıklarının erken tanısı, taraması, tedavisi ve takibi ile ilgili olarak ülkemizdeki mevcut koşulları belirlemek, bu koşullara uygun ve gerekli projeleri hazırlamak ve bunları uygulamaya koymak" cümleleriyle özetledi.
MHDF çatısı altında bulunan Meme Sağlığı Derneği'nin (MEMEDER) yürüttüğü projelerden biri de Bahçeşehir Meme Kanseri Erken Tanı ve Tarama Projesi. Prof. Özmen, 2008'de başlayan ve 2018'e kadar sürmesi planlanan Proje hakkında şunları söyledi:ÜCRESİZ Dijital MAMOGRAFİ VE ULTRASONOGRAFİ"Hedefimiz, bu bölgede yaşayan, 40-69 yaş arasındaki yaklaşık 5.000 kadını evlerinde ziyaret ederek, ücretsiz dijital mamografi, ultrasonografi ve muayene yaptığımız “Meme Sağlığı Merkezi’mize” davet etmek ve burada taramalarını yapmak. Bahçeşehir Belediyesi ve diğer sponsorlarımızın katkılarıyla piyasa değeri yaklaşık 1.000 TL’yi bulan dijital mamografi, doppler ultrasonografi ve muayene merkezimizde ücretsiz sunuluyor. Bugüne kadar projemize katılan 1.600 kadınımıza dijital mamografi, 1.000 kadınımıza ultrasonografi, şüpheli bulunan 35 kadınımıza meme biyopsisi yaptık. 6 kadınımızda çok erken meme kanseri (dört kadında evre 0 ve 2 kadında evre I) saptandı. Kanser tanısı konulan kadınlarımızın tedavileri yapıldı, kadınlarımız şimdi sağlıklı yaşamlarıne devam ediyorlar."Bu kampanyadan yararlanmak isteyenler nasıl bir yol izlemeli, nereye ve ne zaman başvurmalı? Prof. Özmen'in cevabı:
"Bu projeden, Bahçeşehir Beldesinde oturan ve proje kapsamında olan tüm kadınlarımız, “Meme Sağlığı Merkezi’mize” müracaat ettikleri anda yararlanmaktadırlar. Bu belde dışındaki kadınlarımız ise Meme Sağlığı Merkezimizin 0212 669 84 51 veya 0532 201 83 40 nolu telefonlarını arayarak randevu alabilirler."
KANSER ÖNCÜSÜ HÜCRELERE MÜDAHALEAynı zamanda Meme Kanseri Erken Tanı ve Tarama Kurulu Başkanı ve İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Prof. Özmen, gelişmiş ülkelerde tarama mamografisi ve erken tanıyla meme kanserinden ölüm oranının ciddi şekilde azaldığına vurgu yaptı, bu taramalarda kanser öncüsü hücre görüldüğünde nasıl müdahale edildiğini anlattı:"Kanser tarama programları, ele gelmeyen meme kanserini yakalama oranını yüzde 75’e kadar yükseltmiştir. Bu sayede kadınlar memelerini kaybetmeden ve sağlıklı olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Erken tanı, tedavi maliyetlerini azaltarak ülke ekonomisine de ciddi katkılar sağlıyor. Genetik testler (BRCA 1 ve BRCA 2) kullanılarak yüzde 5-10 civarında olan genetik meme kanseri erken fark ediliyor, belirli bir takip süresinden sonra meme derisi ile meme başı korunarak meme dokusu çıkarılıyor ve estetik olarak yeni meme yapılıyor. Böylece kadınlar meme kanserinden korunuyor. Yine yüksek risk grubunda olup, memesinde kanser öncüsü değişikliler bulunanlarda da benzer yöntemler uygulanıyor. Mamografisinde şüpheli tümörleri olan kadınlarda, mamografi yardımı ile vakumlu kor biyopsi yapılarak patolojik tanı konuluyor. Bu hastaların önemli bir kısmında ameliyata ve biyopsiye gerek kalmıyor."KANSERİN PSİKOLOJİK MALİYETİ DE AĞIR OLUYORKanser olan kadınların özellikle eş veya sevgilileriyle ilişkilerinin bozulduğu, hastalık sonrası boşanma olaylarının sık görüldüğü, bazı kadınların uzun tedavi süreci nedeniyle işlerini de kaybettikleri gözleniyor. Yani kadın kanser olunca hem işini hem de aşkını kaybedebiliyor. Bu da zaten ciddi bir fiziksel ve ruhsal travma yaşayan kadının psikolojik dengesini iyice altüst ediyor. Olayın bu boyutunu da kanser psikolojisi alanında ulusal ve uluslararası pek çok çalışmaya imza atan bir isimle konuştuk. Psiko-onkolojinin Türkiye'de kurucusu olan Prof. Dr. Sedat Özkan, kanser hastalığının tüm dünyada multidisipliner bir yaklaşımla tedavi edildiğini, ülkemizde ise genel olarak medikal tedavinin dünya standartlarında yapıldığını ancak psikososyal boyutun yeterince önemsenmediğini söyledi. Prof. Özkan, "Özellikle son yıllarda yapılan çalışma ve girişimler psiko-onkolojinin kanser tedavisindeki öneminin tartışmazlığını göstermektedir" dedi. HEM YAŞAMI HEM DE KADINLIĞI TEHDİT EDİYORİ.Ü İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi de olan Prof. Dr. Sedat Özkan, meme kanserini, "Benlik saygısını, cinselliği, yaşamı ve kadınlığı tehdit eden bir kriz durumu" olarak tanımladı. Kanserin kadının hem iş hayatını hem de sosyal ve özel ilişkilerini önemli ölçüde etkilediğini vurgulayan Prof. Özkan, sürecin kadında ciddi psikiyatrik sorunlara neden olduğunu söyledi. "Kronik hastalıklar ve hastalığın getirdiği olaylar o kişinin ailesinde ve ikili ilişkilerinde de kriz yaratır, birçok problem yaşatır, baş etme becerilerini değiştirir, duygusal tepkiler ve psikiyatrik bozukluklar ortaya çıkabilir. Özellikle beden imajını ve kadınlık algısını bu kadar yakından etkileyen bir durum kişide özgüven kaybı ve uyum güçlüğünden majör depresyona kadar geniş bir yelpazede psikiyatrik sorunlara yol açabilir. Bununla birlikte, aile üyelerinden birinin yaşadığı olumsuz durumlardan bütün fertler etkilenir. Unutulmamalıdır ki hem kanseri yaşayan kişi hem de yakınları bu zorlayıcı sürecin içinde bir aradadır. Kanser tanısının şoku, hem aile sistemini hem de diğer sosyal destek sistemlerini değiştirebilir. Hastalık sürecinde bazı aile üyeleri birbirine daha çok yakınlaşıyor, bazıları ise birbirinden uzaklaşıyor. EŞİN VEYA SEVGİLİNİN MEME KANSERİNİ ALGILAYIŞI Eşin veya sevgilinin kadını algısı ve ilişki tarzı, kadının kendini algılaması üzerinde önemli bir etkiye sahip oluyor. Kadınlık organları ile ilgili kanser, kansere özgü kaygı ve depresyonun dışında, kadına özgü kaygılar ve ilişki sorunlarına da yol açabiliyor. Burada hastalık öncesi ilişkinin durumu en önemli belirleyicidir. Eğer kadınla erkeğin ilişkisi sağlamsa, organ kaybı sonrası bu ilişki daha da güçlenebilir. Ama hastalık öncesi ilişkide sorunlar varsa, yaşanan sürecin ilişki üzerindeki etkisi de olumsuz olur." RÖPORTAJIN TAMAMI Kadın ruhu meme kanserini nasıl algılar?
İLGİLİ HABERLER
Çözüm memenin alınması mı? Her 100 Türk'ten 3'ü kanserin farkında
Prof. Vahit Özmen ise meme kanserinde erken tanı açısından önemli olan toplum tabanlı tarama mamografisinin ülkemizde yetersiz olduğunu söyledi, kadınların ilgisizliğine dikkat çekti. "Ancak kadınlarımız da meme kanseri konusunda yeterli bilgi ve bilinç düzeyine sahip değiller. Bu nedenle de teşhiste geç kalınıyor ve kadınlar bu hastalık yüzünden genellikle memelerini ve sağlıklarını kaybediyorlar" diye konuşan Prof. Özmen, meme kanseriyle ilgili soruları ise şöyle cevapladı:Meme kanseri eskiden yaşlı hastalığı olarak bilinirdi ancak günümüzde genç yaşlarda da sık karşılaşılıyor. Hastalığın görülme yaşının bu kadar düşmesini neye bağlıyorsunuz?
Batı toplumlarında son yıllarda meme kanseri sıklığında bir azalma gözleniyor. Bu azalma özellikle son 7-8 yılda menopozdaki kadınların kullandığı hormon replasman tedavisindeki keskin düşüş ile ilişkili bulunuyor. Gelişmekte olan ülkelerde ise meme kanseri sıklığında artış var. Gelişmekte olan ülkelerde ortalama ömrün uzaması, yaşam tarzının giderek batıya benzemesi, az doğurma, geç doğurma, süt verememe, kürtaj yaptırma, erken adet görme, geç menopoza girme, Beslenme alışkanlıkları, genetiği değiştirilmiş ve hormon katkılı yiyecekler, Stres ve çalışma zorunlulukları hem bu artışın hem de meme kanserinin nedenlerini oluşturuyor.
Kadınlar bu haberi mutlaka okumalı

Friday, December 25, 2009

Sütteki gizli tehlike

Türk Gastroenteroloji Derneği Bursa Şubesi Başkanı Prof. Dr. Faruk Memik, Sağlık için çok faydalı olan ve kanser önleyici etkisi olan inek sütünün yararlarının yüzyıllardır bilindiğini belirtti.Hayvansal protein yönünden et ve balık kadar zengin olan sütün, vücuda birçok faydası bulunduğunu ifade eden Memik, “Hayvansal yağların genellikle kanser oluşumunda kötü etkisi bulunur, fakat süt yağı (konjuge linoleic asit) koruyucu etki yapar. Vitamin D, kalsiyum, butirik asit ve probiotikleri içeren süt ve süt ürünlerinin kolon kanserine karşı koruyucu etkisi bilinmektedir. Günde içilen bir bardak sütün kolon kanseri riskini yüzde 15, 2 bardak sütün ise yüzde 30 koruyucu olduğu rapor edilmiştir” dedi.Prof. Dr. Memik, gelişen teknolojiyle artık ineklerin eskisi gibi otlaklarda beslenmediğini, ahırlarda tutularak değişik yemlerle beslendiklerine işaret ederek, şunları söyledi:“Asya ülkelerinde gebe ineklerin sağılmamasına karşın bilhassa Kuzey Avrupa ülkeleri ve İsviçre'de inekler yılda 300 gün kadar sağılmaktadır. Asya'da Meme Kanseri az görülmektedir. Hayvanların gebelik veya gebelik sonrası sütlerinde yüksek derecede östrojen hormonu bulunmakta ve bu sütlerin devamlı ve aşırı içilmesi ile 'hormona bağlı' denilen meme, yumurtalık, rahim, prostat, testis, kanserlerine yol açılabilmektedir. Bu, araştırmalarla da gösterilmiştir. Özellikle hayvanın gebeliğinin son aylarında sütünde östrojen (estron sulfat) yüzde 33 daha fazla bulunmaktadır. Ülkemizde ineklerin ne kadar süre sağıldığına ilişkin kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır.”Ayrıca, çok süt verimi elde etmek için ineklere “recombinant bovine growth hormone” adlı bir hormon verildiğine dikkati çeken Memik, şunları kaydetti:“Bu hormon sütte, meme ve prostat kanser riskini artıracak 'insulin like growth hormon (IGF-1)' miktarını önemli derecede yükseltmektedir. ABD ve Kanada'da kullanılmakta olan bu hormon 1999'dan beri Avrupa ve Türkiye'de yasaklanmıştır. ABD'de gittikçe artan meme ve prostat kanserinde herhalde bu tip sütlerin içilmesinin de katkısı vardır. İngiltere'de yapılan bir çalışma, 42 ülke arasında en çok Danimarka ve İsviçre gibi aşırı süt ürünleri (süt, tereyağı, peynir) tüketenlerde, 20-39 yaş grubunda testis kanserinin yüksek olduğunu göstermiştir. Az süt tüketen Cezayir gibi ülkelerde ise bu kanser çok düşüktür. Ülkemizde Türkiye Ulusal Beslenme Araştırması sonuçlarına göre, süt tüketiminin yeterli olmayıp son yıllarda daha da düştüğü rapor edilmektedir.”
Sütteki gizli tehlike

Monday, December 14, 2009

Diyetler neden başarısız

Oysa her beden farklı. Herkes aynı nedenle kilo almıyor. Birinde kilo yapan bir sorun, diğerini etkilemiyor. Birinde hipotiroidi veya insülin direnci varken, diğerinde olmuyor. Biri kilo kazanımını tahrik eden ilaç kullanıyor, diğerinin sorunu depresyondan kaynaklanıyor. Ayrıca her diyetin her bedene uymayacağı konusu çoğu zaman ıskalanıyor. Daha da önemlisi kilolu olmak ve Diyet yapmak stresinin ruhsal etkileri gözden kaçırılıyor. Yetmedi! Sürecin ana belirleyicilerinden biri olan ruhsal uyum ısrarla ıskalanıyor. Beden bir kaloriölçer makine sayılıp konu mekanik bir sürece dönüştürülüyor. Fazla kilolu kişilerin diyet sözcüğünü daha duyar duymaz ürpermesi ve “kibrit kutusu beyaz peynir” düzeninden nefret etmesinin nedeni de bu yanlışlarda gizli olmalı.Kısacası kilo probleminin arkasında gizlenen ruhsal, bedensel (metabolik, hormonal), Genetik problemler, çevre, aile, iş, arkadaş, ev, eş faktörleri gibi etkiler dikkate alınmadığı sürece bu sorunu sadece diyet listeleriyle çözmeye kalkmak yenilgiyi daha yolun başında kabullenmek anlamına geliyor. Bir başka nokta da bu sözcüğün mahrumiyet durumuyla eş tutulması, bu yaklaşımın yeteri kadar anlaşılamamış ve aşılamamış olması. Diyet yaparken göz yumulan mahrumiyetin acısı, Program bitince hatta bazen program sürerken fazlasıyla çıkarılıyor. Son nokta: Kilo sorununun çözümünde diyet listeleri muhakkak ki önemli ama tek başına yapıldıkları, kişiye göre planlanmadıkları zaman arka planda yatan neden çözülmediği için pek işe yaramıyorlar.

Bellek sorunu mu, dalgınlık mı

Alzheimer hastalığının popüler hale gelmesi bellek kaybına karşı ilgiyi artırdı. Bu durum bazen çok fazla abartılabiliyor. Ben kendi adıma her gün birkaç hastamın gereksiz yere bellek kaybından endişelendiğini görüp üzülüyorum. Özellikle son zamanlarda insanların bellekleriyle ilgili bazı sorunlar yaşadıkları doğru ama problem belleğin zayıflamasından değil, bilgi kaydının yeteri kadar iyi tutulamamasından ya da beyinlerimizi gereğinden çok yüklememizden kaynaklanıyor. Bir bilgiyi hatırlayabilmenin (bir ismi, telefon numarasını, deyimi, hatırayı, fıkrayı yeniden belleğin ön tarafına çıkarabilmenin) yolu o bilginin sağlıklı bir şekilde kaydedilip saklanmasıyla yakından ilişkili. O bilgi kaydedilirken başka bilgilerle karıştırılmışsa çoğu zaman kaydettiğinizi zanneder, aldanırsınız. Bu özellikle yapısal ya da sorunsal nedenlerle (bazı ilaçlar, Depresyon gibi) dalgınlık problemi yaşayanlarda sık görülen bir arıza. Dalgın insanların çoğu bilgileri doğru dürüst kaydetmeyi beceremediklerinden onları hatırlamakta zorluk çeker ve bu durumun bellek kaybından kaynaklandığını düşünüp boş yere üzülürler. Çoğu şeyi aynı anda yapmaya çalışan, sıkışık ve stresli zamanlarda birçok bilgiyi birlikte kullanmak zorunda kalan, yani bir koltukta dört karpuz taşımayı marifet sayanlarda da bazı bilgiler ya yeterince kaydedilemiyor ya da geri çağırılırken gereği kadar hatırlanamıyor. Yani beyni çok işlemci bir Bilgisayar gibi kullanmak da bellek açısından doğru bir alışkanlık gibi görünmüyor.

Kanserden ölümler artıyor mu

Değişik doku ve organ kanserlerine eskisinden daha sık rastlandığı doğru. Özellikle gelişmiş ülkelerde kansere yakalanma ihtimalinin arttığını gösteren epidemiyolojik bulgular var. Bu bilgi en azından bazı kanserler için tartışılmaz gibi görünüyor. İstatistiksel verileri son derece güvenli olan Amerika’da 1900 yılında yüzde 3 olan kanserden ölüm oranı, 2000’de yüzde 24’e çıkmış (Prof. Dr. Ahmet Aydın/Taş Devri Diyeti/Hayy Kitap/2009). Artış prostat kanseri, Meme Kanseri gibi kanserlerde daha belirgin. Bazı kanserlerin sıklığındaysa azalma var. Mesela kolon kanseri sıklığının Beslenme hataları azaldıkça düştüğü, akciğer kanseri sıklığının sigarayla mücadele eden ülkelerde azaldığını gösteren birçok çalışma yayınlandı. Bizim ülkemize gelince... Kanser sorunu bizde hızla büyüyor. Sigara tüketimimizin fazlalığı, besin güvenliğimizin sınırlı olması, çevre kirliliğinin hızla artması bu durumun en önemli nedenleri.

Likopen gerçekten işe yarıyor mu

Fazladan kazandığınız her bir gram likopenin daha az kalp krizi, meme kanseri, cilt kanseri anlamına geldiği doğru. Likopen diğer adıyla “kırmızı mucize” özellikle domates, karpuz, pembe greyfurt ve kayısıda bulunan doğal bir besin unsuru. Karetenoid yapısındaki bu maddenin antioksidan gücünün çok yüksek olduğu birçok kez kanıtlandı. Taze domatesle de kazanılabiliyor ama domates biraz ısıtılıp azıcık örselenirse içindeki likopeni vücut daha kolay emiyor. Keza yağda eriyen bir madde olduğu için yağlı besinlerle birlikte alındığında faydası daha da artıyor. Yani ateşte hafifçe ısıtılmış domatesin üzerinde birazcık zeytinyağı gezdirmek, salatalara daha çok domates (taze veya kuru) eklemek, domates çorbası, salça, ketçap gibi ürünleri daha çok kullanmak Sağlık yönünden son derece akıllı seçimler. Likopenin yalnız kanser ve damar sertliğinden korunmaya değil, cilt yaşlanmasını geciktirme ve hafifletmeye de yardımcı olabileceğini yeniden hatırlatalım. Peki, bu maddeden daha çok yararlanmak için likopen kapsüllerini para verip almalı, zahmete girip yutmalı mıyız? Destek olarak likopen kapsüllerini almanın faydalı olduğunu gösteren güvenilir bir çalışma yok. En iyisi daha çok domates, domates ürünü yemek veya domates suyu içmek. Bu arada yaz gelince karpuzu, bugünlerde de pembe greyfurdu ihmal etmeyin.

PSA’yı düşürmek prostat kanseri riskini azaltır

Prostat büyümesi neredeyse her erkeğin değişmez kaderi, prostat kanseriyse erkek yaşlanmasının tatsız konularından biri. Her yıl çok sayıda erkek bu hastalığa yakalanıyor. PSA testi hastalığın erken teşhisinde ve ameliyat sonrasındaki nükslerin takibinde kullanılan bir tarama yöntemi. Prostat bezine spesifik bir antijenin kanda yükselmesi prostat kanseri lehine bir bulgu. Bununla birlikte PSA, prostat bezi iltihaplarında da yükselebiliyor. Bu nedenle ürologlar çoğu zaman kanser lehine başka bir bulgu yoksa 2-3 haftalık antibiyotik tedavisiyle muhtemel bir prostat iltihabını baskılayarak PSA’da düşme olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Antibiyotikten sonra PSA’nız düşmezse bu iyi Haber kabul ediliyor ve sorunun prostat bezinin iltihaplanmasından (prostatit) kaynaklandığı düşünülüyor. Ama PSA’yı düşürmenin kanser olasılığını azaltma gibi bir anlamı ya da faydası yok. Yıllık sağlık taramalarınızda PSA seviyelerinize baktırmayı unutmayın. Değer normal aralıktan yüksek çıkarsa özellikle yaşınız ellilerin üzerindeyse üroloğunuzla bu bilgiyi paylaşın.

Glukozaminin romatizma tedavisinde ciddi bir faydası var mı

Glikozamin ve kondroidin ihtiva eden destekler eskiye oranla daha sık kullanılıyor. Önceleri yalnızca tamamlayıcı tıbba inananların tavsiye ettiği bu destekleri şimdilerde dahiliye, ortopedi, hatta romatoloji uzmanlarının reçetelerinde de görmek mümkün. Doğal desteklere inanmış biri olarak bu gelişme beni memnun ediyor. Glikozamin ve kondroidinin özellikle eklem kıkırdağının kendisini yenilemesi ve güçlendirmesine destek olduğunu gösteren çalışmalar var. Bu çalışmaların henüz tatmin edici düzeyde olmadığını da itiraf etmek lazım. Bu maddelerin yaygın olarak kullanılmasının nedeni kullananların fayda gördüklerini söylemeleri. Benim kanaatim de kaliteli bir glikozamin kondroidin desteğinin eklem sorunlarının çözümünde hastalara yardımcı olabildiği yönünde. Burada önemli nokta yine kaliteli ürün kullanmak. Kaliteli ürün, bir besin desteğinin ilaç üretimi standartlarında üretilmesi anlamına geliyor. Ürün kalitesi arttıkça biyolojik yarar artıyor, yan etkiler azalıyor. Glikozamini kabuklu deniz hayvanlarına alerjisi olanlar kullanmamalı. Kan şekerini yükseltebileceği bilindiğinden şeker hastaları ya hiç kullanmamalı ya da dikkatli olmalı. Mide ve bağırsak sorunlarına yol açabileceği de unutulmamalı. Kullanım süreci 2-2.5 ay ile sınırlandırılmalı, 15-30 günlük aralar vermek unutulmamalı. Glukozaminin herhangi bir romatizmal hastalıkta tedaviyi tek başına başarması olanaksız. Daha çok diğer tedavilere destek ya da geçici bir çözüm olarak kullanılmalı.


Diyetler neden başarısız