Showing posts with label Kadın Sağlığı. Show all posts
Showing posts with label Kadın Sağlığı. Show all posts

Saturday, April 10, 2010

İdeal kilonuzla hamile kalın

İSTANBUL - Kadınlar, “Hamile kaldığımda çok kilo alacak mıyım, daha sonra bu kiloları verebilecek miyim?” sorusuna odaklanır, ancak hamile kaldıklarında ideal kilolarında olup olmadıklarını pek önemsemezler. Oysa ki anne adayının ideal kilosunda olması, anne adayının da doğacak bebeğin de sağlığı açısından en önemli unsurlardan biri.Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Op. Dr. Asena Ayar hamileliğe kilolu ya da normal kilosunun altında başlayan anne adayları ve Hamilelik döneminde normalin üzerinde kilo alan anneleri bekleyen tehlikeleri anlattı.
Fazla kilo ile yumurtlama problemleri, kıllanma ve insülin resistansı arasında yakın bir ilişki olduğunu belirten Dr. Ayar, bunların çocuk sahibi olmayı olumsuz etkilediğini söyledi."Öyle ki, kadında adet düzensizliği ya da yumurtlama problemleri var ise, sadece kilo vererek ve Egzersiz yaparak, adetler düzenlenebilir, kiloya bağlı kan metabolizması değişiklikleri geriye döndürülebilir" diyen Ayar, hamilelik öncesi fazla kilonun neden olabileceği sorunları şöyle sıraladı:
"Fazla kilolu olarak hamile kalırsanız;Hamileliğiniz sırasında kronik hipertansiyona yakalanma oranınız yükselir.Preeklampsiye (hamilelik zehirlenmesi) yakalanabilirsiniz.Hamilelik şekeri riskiniz artabilir.Kilolu bebek doğurabilirsiniz. Ölü doğum gerçekleştirebilirsiniz.Yüksek olasılıkla sezaryenle doğum yapmanız gerekir. Doğum sonrası kanamalarınız, alt karın, idrar yolu, yara yeri enfeksiyonlarınızın olma olasılığı fazladır. Bebeğinizde beyin-omur-omurilik bozuklukları, karın duvarı, kalp anormallikleri ve birçok başka anormalliklerin görülme olasılıkları artabilir.
Bu sebeple hamilelik öncesinde anne adaylarının yağdan fakir, liftten zengin Diyet uygulayarak ve egzersiz yaparak kilo vermesi önerilir. Bu diyeti yaparken anne adayının doktorundan ya da bir beslenme-diyet uzmanından bilgi alması çok önemli. Çünkü bilinçsizce yapılan diyetler gebe kalma şansınızı azaltabilir."
ÇOK ZAYIF ANNE ADAYLARI DA DİKKATLİ OLMALIHamilelik döneminde kilo artışına dikkat edilmesi gerektiği gibi, hamilelikten önce de anne adayının ideal kilosunda olması da çok önemli. Dr. Ayar, sadece fazla kilolu anne adaylarının değil, normalin altında kiloda olan anne adaylarının da dikkatli olması gerektiğini söyledi ve önerilerde bulundu.“Aşırı zayıflık da hamilelik şansını tehlikeye atıyor, bunu unutmayın. Ayrıca zayıf kadınlarda, yetersiz beslenmeye bağlı olarak vitamin ve mineral eksiklikleri sıklıkla görülür. Bu sebeple, hamile kalmaya karar vermeden 3 ay ile 1 yıl önce uygun bir Beslenme programı ile ideal kilonuza ulaşın. Anne adaylarına önerimiz vücut kitle indeksleri 18,5–24,9 kg/m2 arası, yani normal kilolu olarak hamileliğe başlamalarıdır.
HAMİLELİKTE İKİ KİŞİLİK YEMEYİNHamilelik öncesinde anne adayının ideal kilosunda olması kadar hamilelik sırasında da kontrollü yemek yemesi ve beslenmesine dikkat etmesi de çok önemlidir. Hamilelik sırasında çok ve tek taraflı beslenmekten uzak durup temel besin gruplarından gün içerisinde yeterli ve dengeli almak gerekiyor. Üstelik sanılanın aksine ‘iki kişilik’ yemek de gerekmiyor. Hamilelik sürecinde fazla kilo almayı engellemek için yapılması gereken ilk şey; hangi besinlerden ne kadar tüketeceğinizi öğrenmek.
Hamilelik döneminde önerilen; tüm temel besin maddelerinden yeterli ve düzenli olarak alarak ideal beslenme şeklini oluşturmaktır. Proteinler, yağlar, karbonhidratlar, vitaminler ve mineraller olarak tanımlanan temel gıdalardan dengeli bir şekilde almak hamilelik sürecinden önemlidir. Besin değeri düşük gıdaları fazlaca tüketmek, gereksiz kilo almaktan başka bir işe yaramaz. Uygun beslenme planı için doktorunuzun ya da bu konuda uzman bir diyetisyenin önerilerinden yararlanmanızda fayda var.
Hamilelik döneminde kişiden kişiye değişse de normal kilo alımı oranı 10–12 kilo arasında değişir. Ancak bu, anne adayının hamilelik öncesi kilosu, boyu, yaşı, daha önce sahip olunan bebek sayısı, iştahı, metabolik bir hastalığının (diyabet vs.) olup olmadığı, sosyo-ekonomik-kültürel özellikleri ve günlük fiziksel aktivitesine göre değişebilir.
İdeal kilonuzla hamile kalın

Gebelik diyabetinde beslenme nasıl olmalı?

İSTANBUL - Gebelik diyabetinde, günlük enerji dağılımını anne adayının özelliklerine göre belirlemek, karbonhidratı tamamen kesmek yerine tam tahıl taneleri, kepekli pirinç, kepekli makarna, bulgur ve yulaf gibi doğru adreslerden almak gerekiyor. Kan şekerinin ani düşüşlerini önlemek için de posadan zengin gıdalar tercih edilmeli ve ara öğünler kesinlikle atlanmamalı.Tanının, hamileliğin 24 veya 28. haftalarında yapılan şeker yükleme testleri ile konduğunu belirten Medical Park Bahçelievler Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Emel Unutmaz, bu dönemde uygulanacak beslenme programı ile ilgili şu bilgileri veriyor:
Kişiye özel, anne ve bebeğin sağlığını koruyacak, geliştirecek, hem anne hem de bebeği tüm besin ihtiyaçlarını karşılayacak bir beslenme programı oluşturmak gerekiyor. Amaç anne ve bebeğin iyi beslenmesi, bunun sonucunda istenilen kan değerlerine ulaşılması, istenilen ölçüde kilo artışı sağlanılmasıdır. Anne karnındaki bebeğin sağlığı annenin yeterli ve dengeli beslenmesi ile mümkündür. Ancak fazla kilo alma riskine karşı kontrol de çok önemlidir. Gebelikte anne metabolizmasında bazı değişiklikler olur. Beslenme, bu dönemde ayrıca önem içerir. Bu dönem genellikle ‘eksiksiz beslenme’ ile eşdeğer tutulur. Eksik beslenmenin zararları ön planda tutulur; kişi ihtiyacının üzerinde beslenmeye teşvik edilir. Aslında eksik beslenme kadar fazla beslenme de gebelikte ciddi sıkıntılar oluşturabilir.
KİŞİYE ÖZEL ENERJİ PLANIGünlük alınması gereken enerjinin dağılımı önemli. Toplam enerjinin yüzde 15’i proteinlerden, yüzde 30’u yağlardan ve yüzde 55’i de kompleks karbonhidratlardan karşılanmalı. Gebelikte kişinin alması gereken enerji yaşına, boyuna, gebeliğin başından itibaren aldığı kiloya ve fiziksel aktivite düzeyi gibi parametrelere göre hesaplanır. İhtiyacı olan enerjiyi hangi besinlerden alacağı diyetisyen ve anne adayı ile birlikte düzenlenmelidir. Gebelik döneminde beslenme önemli olduğu kadar hassastır da. Bazı besinlere karşı iştahsızlık veya tam tersi fazla aşerme gibi konular olabilir. Bu gibi durumları diyetisyeni ile paylaşan anne adayına özel Program hazırlanmalı.
KİLODA İPİN UCUNU KAÇIRMAYINGebelik diyabetinde kilo artışı fazla olabileceği için bu riski düşünerek daha gebeliğin başından yani Diyabet tanısı almadan önce kontrollü gitmek ve fazla kilo almamak gerekir. Gebelik şekerinde de normal diyabetteki gibi en önemli besin öğesi karbonhidratlı (şekerli) besinler. Ancak bu noktada şöyle bir yanlış anlaşılma da olmamalı; karbonhidratlı besinler kan şekerini yükseltir diye, gebelik diyabetinde diyetten çıkartılmaz. Yapılan çalışmalar da göstermiş ki gebelikte yeterli protein ve yağ alınsa dahi eksik karbonhidrat bebeğin beyin gelişimi üzerinde olumsuz etkiler oluşturur. Karbonhidratlarda önemli nokta ne kadar karbonhidrat gerektiğinin iyi hesaplanması ve kişinin ihtiyaç duyduğu karbonhidratı günün hangi saatlerinde, ne kadar ve hangi besinlerle karşılayabileceğini öğrenmesidir. Kan şekerini hızlı yükselten basit şekerler yerine lif miktarı yüksek, kan şekerini daha yavaş yükselten, sağlığı geliştirmede daha etkin kompleks karbonhidratları seçmek faydalı olacaktır.

KAN ŞEKERİNİN DÜŞMESİ TEHLİKELİ OLABİLİRKompleks karbonhidratlar tam tahıl taneleri, kepekli pirinç, makarna, bulgur, tam buğday ekmekleri, çavdar, yulaf gibi besinler, basit şekerler ise çay şekeri, reçel, bal ve marmelat gibi gıdalardır. Diyet programında karbonhidrat kaynaklarını öncelikli olarak ekmek ve ekmek yerine geçenler ile meyve grubu besinler oluşturur. Bu besinler diyette kati suretle olmalı, ancak yenilecek miktar ve zamanlama çok iyi belirlenmelidir. Diyabette sıkıntı her zaman kan şekerinin yükselmesi olmaz. Kan şekerinin düşmesi de yaşanır ve çok tehlikelidir. Bu nedenle doktorun ve beslenme uzmanının istediği periyotlarda kan şekeri kontrolü yapmak veya yaptırmak, besin tüketim kaydı tutmak ve bu kayıtlar eşliğinde beslenme programını yenilemek gerekir. Annenin aldığı kilo, kan şekeri değerleri, yiyebildiği ve yiyemediği besinler göz önüne alınarak diyetisyen kontrolünde beslenme programı yenilenmelidir.
ARA ÖĞÜNLERİ ATLAMAYINDiyabette olduğu gibi gebelik diyabetinde de kan şekerinin düşmesi oldukça sıkıntılı bir durumdur. Bunu önlemenin en güzel yolu sık aralıklarla beslenmektir. Kan şekerlerinin istenilen düzeylerde tutulabilmesi için öğün sayı ve miktarları önemlidir. Ara öğünler, öğünden 2.5–3 saat sonra kompleks karbonhidrat içerikli olmalıdır.
KAN ŞEKERİNİ POSAYLA DÜZENLEYİNKan şekerini düzenlemede yardımcı besinlerin başında posa gelir. Posa, birlikte yenilen karbonhidratın kan şekerine olan etkisini azaltır, şekerin yükselme hızını yavaşlatır. Bu nedenle de tüm öğünlerimizde kalori değeri çok az olan ama vitamin, mineral ve posadan zengin olan sebze gibi besinler tüketilmeli. Ayrıca tam buğday ekmeği, çavdar, bulgur ve meyve gibi posadan zengin diğer karbonhidrat kaynakları da tercih edilmeli.
Gebelik diyabetinde beslenme nasıl olmalı?

Friday, December 25, 2009

Kadınların saçı erkek tipi dökülüyor

İSTANBUL - Saç Dökülmesi hem erkeklerde hem de kadınlarda görülebilen bir Sağlık sorunu olduğunu belirten Acıbadem Bakırköy Hastanesi Cilt Hastalıkları Uzmanı Dr. Belma Bayraktar, erkeklerde saç dökülmesinin daha sık görüldüğünü, bu durumun 25 yaşına kadar erkeklerin yüzde 25'ini, 40 yaşına kadar yüzde 40'ını, 50 yaşına kadar ise yüzde 50'sini etkilediğini söylüyor. Erkek tipi saç dökülmesi olarak bilinen “Androgenetik saç dökülmesi”, kadınların yüzde 20 ile 30'unu etkilerken, 25 yaşındaki erkeklerin yüzde 30'unda bu tip saç dökülmesi ortaya çıkıyor. Saç dökülmesi hakkında bilgiler veren Dr. Belma Bayraktar, saç dökülmesinin birçok nedeni olduğunu, tedaviden önce nedenleri tespit etmenin büyük önem taşıdığını söyledi, bu nedenleri ve yapılabilecekleri anlattı.
KALITIMSAL SAÇ DÖKÜLMESİErkeklik hormonunun etkisiyle güçlü saç telleri ince tüylere dönüşüyor, bu nedenle saçın uzama aşaması kısalıyor. Saç kökü faaliyeti de önemli ölçüde azalıyor. Bu tür saç dökülmesi önce alnın köşesinde, sonra da saç ayırma çizgisi ile başın üst kısmında ortaya çıkan saç boşlukları ile kendini gösteriyor. Erkeklik hormonu farklı miktarlarda da olsa, hem kadında hem erkekte bulunduğundan kalıtımsal saç dökülmesine kadınlarda da rastlanıyor.Androgenetik saç dökülmesi (erkek tipi saç dökülmesi): Erkeklik hormonu olan androjenler tarafından etkilenen, Genetik olarak yatkın kişilerde genellikle 20'li ve 30'lu yaşlarda ortaya çıkan ve öncelikle alın bölgesindeki saç çizgisinin çekilmesi ile sonra da tepe bölgesinin incelip açılmasıyla ortaya çıkan durumdur. Erkeklerin yüzde 30'u 25 yaşında, yüzde 40'ı 40 yaşında, yüzde 50'si 50 yaşında saç dökülmesiyle karşı karşıya kalıyor.İLAÇLAR VE BAZI HASTALIKLAR DA ETKENKadınların yüzde 20-30'unda erkek tipi saç dökülmesi görülüyor. Olağan saç dökülmesi: Ömrünü tamamlamış saç kendiliğinden veya dış etkilerle (tarama, yıkama, fırçalama) dökülüyor. Bunun yerine yeni saç çıkıyor. Günde ortalama 100 adet saç dökülüyor. Stres, yetersiz Beslenme ve Diyet, demir ve protein eksikliği, cerrahi müdahaleler, ateşli hastalıklar, mevsim değişiklikleri, tiroid bezi hastalıkları ve diğer endokrin bozukluklar, doğum sonrası ve menopoz gibi durumlarda yaşanılan hormonal değişiklikler olağan saç dökülmelerinin içinde yer alıyor. İlaçlara bağlı dökülmeleri şöyle sıralayabilirz.
Yüksek doz A vitamini, androjenler, mantar ilaçları, tansiyon ilaçları, bazı ağrı kesici şişlik giderici ilaçlar, pıhtılaşma önleyici ilaçlar, kanser ilaçları, tiroid ilaçları, ülser tedavisinde kullanılan ilaçlar, antiviral ilaçlar, epilepsi ilaçları, hormon ilaçları, psikiyatride kullanılan bazı ilaçlar, ilaçlara bağlı saç dökülmeleri genellikle geri dönüşümlüdür. Bazı Genetik Hastalıklar saç dökülmesiyle birlikte olabilir. Bazı hastalıklarda (Lupus, frengi, tiroid hastalıkları, AİDS gibi) saç dökülmesi görülebilir.
MEVSİMSEL SAÇ DÖKÜLMELERİSaçın sıkı bir şekilde toplanması ve sert taranması da dökülmeye neden oluyor. Mevsim geçişlerinde artan saç dökülmeleri normal kabul ediliyor, özellikle yaz sonu saçlar yoğun güneş ışını, havuz ve denizden sonra yıpranıyor, dökülme artıyor. Dökülme aylarca devam etmiyor, uzun sürüyor ve saçlarda belirgin seyrelme olursa bir cilt hekimine başvurmak gerekiyor.
AĞIR DİYETLER DE SAÇLARI DÖKÜYOR Saç dökülmesi yaşayan kişilerin önce bir cilt hekimine başvurması gerekiyor. Bazen kan tetkikleri yapılarak demir, çinko, biotin eksikliğinin saptanması, tiroid veya başka bir hastalık olup olmadığı, kullanılan ilaca bağlı mı döküldüğü, stresten mi kaynaklandığının araştırılması önem taşıyor. Çünkü bazen kullanılan ilacın kesilmesi bile çözüm olabiliyor. Aşırı diyetler de saçı dökebildiği için beslenmede protein ve vitaminden zengin beslenme önemli.
SAÇI SERT FIRÇALAMAK TRAVMA YARATIYORBeslenme dışında saçlara zarar verici işlemlerden mümkün olduğunca sakınmak gerekiyor. Perma, boya, sık sık fön çektirmek, saçları sık ve sert bir şekilde fırçalamak da döküyor. Saçların yapısına uygun şampuanla yıkanması gerekiyor, ayrıca zaman zaman evde de uygulanabilecek uygun karışımlarla saç maskeleri yapılması yarar sağlıyor. Dr. Belma Bayraktar, eczanelerde bulunan saç besleyici toniklerin bir cilt hekimine danışılarak kullanılabileceğini, saçların kurutucularla değil, doğal akışına bırakılarak kurutulmasını öneriyor.
DÖKÜLME BİR AYI AŞTIYSA HEKİME BAŞVURUN Dr. Belma Bayraktar, tüm bu uygulamalara rağmen dökülmenin bir aydan fazla sürmesi, saçların eski hacmini ve canlılığını kaybetmeye başlaması üzerine mutlaka hekime başvurulması gerektiğini söylüyor. Yağlı saçların sık ve uygun şampuanla yıkanmasını öneren Dr. Bayraktar, “Çünkü saçlar yağlanırsa daha çok dökülür. Kuru saçların ise yumuşak şampuanlarla yıkanması önerilir. Saçları sık ve sert fırçalamak uygun değildir” diyor.
Kadınların saçı 'erkek tipi' dökülüyor

Thursday, December 10, 2009

Hamilelik kilolarından kurtulma rehberi

Hamilelikte 8 ile 12 kilo almanın normal olduğu söylenir. Ancak Memorial Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Remzi Aydın, her kadın için bireysel bir hesaplama yapılması gerektiğini belirtti, "Örneğin Hamilelik öncesi 90 kilo olan ve şeker hastalığı riski taşıyan bir gebe için bu 6-9 kilo olabileceği gibi, çok zayıf hamile kalan biri için 15-17 kilo bile sorun olmayabilir" dedi.
Memorial Hastanesi Uzmanları, doğum sonrası kilo vermeyle ilgili sık sorulan soruları yanıtladı, merak edilen noktalara açıklık getirdi.
DOĞUM SONRA KİLO SAPLANTISI OLUR MU?Op. Dr. Remzi Aydın: Kadınların tabii ki fiziksel görünümleri ve kiloları ile ilgili kaygıları her zaman vardır ve olmalıdır da! Bu, kendi vücudunu beğenme duygusunu beraberinde getirir. Bununla beraber gebelik döneminin çok özel ve geçici bir dönem olduğu akıldan çıkarılmamalıdır ve bu dönemde klasik Güzellik ölçütlerinin geçerli olamayacağı bilinmelidir. Unutulmamalıdır ki bu dönem geçicidir ve bu dönemin sonunda çifti büyük bir ödül beklemektedir.
Doğumla beraber 4-6 kg arasında kilo kaybedildikten sonra, eğer doğru bir Beslenme rejimi uygulanırsa düzenli bir şekilde ayda 1- 2 kg arasında verilebilir. Unutulmamalıdır ki çok az kalori almak hem loğusa sağlığı için zararlı olabilir, hem de sütün azalmasına yol açabilir.
DÜŞÜK KALORİLİ DİYETLER DOĞRU MU?Uz. Dr. Gökçe Günbey: Yeterli ve dengeli beslenme ile anne hem kendi fizyolojik gereksinimlerini karşılamakta, hem de bebeğinin fizyolojik ve psikolojik açıdan gereksinimi olan anne sütünün yeterli miktarda üretilmesini sağlamaktadır. Bu dönemde annenin hem kendi sağlığı, hem de bebeğinin sağlığı açısından daha çok enerji, protein, vitamin ve mineral alması gerekmektedir.
Emziren annelerin, emzirme dönemi boyunca günlük enerji gereksinimlerine en az 500 kalori ilave edilmesi gerekmektedir. Gebelik döneminde normalden fazla kilo alan ve gebelik öncesinde de fazla kilolu olan annelerin emzirme döneminde vitamin ve mineral alımına dikkat ederek ayda 2 kilo kadar zayıflamasında bir sakınca olmadığı ve bunun süt üretimini olumsuz etkilemediği bildirilmektedir. Ancak emzirmenin herhangi bir döneminde günde 1500 kaloriden daha düşük diyetler asla uygulanmamalıdır. Bu seviyenin altındaki enerji alımlarının süt üretimini bozmasının yanı sıra diğer besin öğelerinde de yetersizliğe yol açabileceği bilinmektedir.
ANNE BESLENMESİ SÜT KALİTESİNİ ETKİLER Mİ?Anne sütünün kalitesi annenin yediği gıdalardan direkt olarak etkilenmemekle birlikte, sütün miktarı annenin aldığı sıvı gıdalarla ilişki gösterebilmektedir. Anne sütünün yüzde 80’den fazlası sudan oluşmaktadır. Bu nedenle süt miktarının yeterli olabilmesi için annenin günde en az 3 litre sıvı Gıda alması gerekmektedir.
Vejetaryen Diyet ile beslenen annelerde protein ve bazı vitamin eksiklikleri görülebilmekte, bu eksiklikler takviye edilmediğinde bebekte de eksikliklere yol açabilmektedir. Ayrıca annenin diyetinin kalsiyumdan fakir olması durumunda, kalsiyum anne kemiğinden alınıp süt üretimine katılmaktadır. Bu durum hem anneyi, hem de bebeğin gelişimini olumsuz olarak etkilemektedir.Emzirme döneminde annenin iyot gereksinimi de normale göre artış göstermektedir. Özellikle guatr vakalarının fazla görüldüğü bölgelerde, bebekte ve annede eksiklik olmaması için iyot gereksinimi mutlaka karşılanmalıdır. Sonuç olarak diyebiliriz ki; vitamin, mineral, protein, yağ ve karbonhidratlardan oluşan yeterli ve dengeli beslenme hem anne, hem de bebek sağlığı açısından vazgeçilmezdir.
FAZLA KİLOLAR NE ZAMAN VERİLMELİ?Dyt. Şefika Aydın: Anne sütü alan çocuk ilk 3-4 ayda normal bir gelişim göstermektedir. Dört aydan sonra büyüme hızı yavaşlamaya başlamaktadır. 6. aydan sonra da ek besin verilmeye başlanmaktadır. Ülkemizde annelerin çoğunlukla çocuklarını 1,5-2 yaşına kadar emzirdikleri bilinmektedir. Gebeliğinde fazla kilo alan anneler hamileliğin ilk 4 ayını atlattıktan sonra toparlanma dönemi sonrası diyet yapmaya başlayabilirler.
KİLOLAR NE KADAR SÜREDE VERİLMELİ?Yapılan çalışmalarda hamilelik sonrasında haftalık 0.5kg kilo kaybı annenin gereksinimlerini azaltmamakta ve süte her hangi bir etkide bulunmamaktadır. Annenin aylık vermesi uygun görülen kilo 2’dir. Toplam süreç annenin fazla kilosuna bağlıdır. Gebeliğinde 15 kilonun üzerinde alan anne ile gebelik döneminde 9-12 kg alan annenin kalan kilosunu verme süresi kişiden kişiye değişmektedir. Fakat fazla kilolarda süreci daha uzuna yaymak kiloyu korumanın en önemli adımıdır. Hızlı verilen kilo annede kas kaybına sebep olur.
Yorgunluk, baş ağrısı, kan şekerinin düşmesi, Stres, ağız kokusu kemik minerilizasyonunda azalma gibi birçok Sağlık problemleri oluşturmaktadır.
“EMZİRMEK” FORMA GİRMEDE ETKİLİ Mİ?Op. Dr. Remzi Aydın: Emzirmek eylemi anne için yoğun bir metabolizma artışı demektir. Bu hem bebeğe verilecek sütün içindeki maddelerin kalorisi, hem de emzirme eylemi için harcanan kalori demektir. Bu kalori harcamaları tabii ki annenin forma girişini hızlandırabilir. Sadece dikkat edilecek nokta anne sütünü çoğaltabilmek için bilinçsizce kalori alışında artışa yol açmamaktır. Yoksa süt verildiği sürece forma girmek bir yana daha da fazla kilo alımına yol açılabilir.
DOĞUMDAN NE KADAR SONRA SPORA BAŞLANABİLİR?Normal doğum sonrası eğer dikiş yoksa 1. hafta sonrası spora başlanabilir.Ama annenin yoğun bir süt üretim ve yeniden yapılanma döneminden geçtiği ve çok yorgun olabileceği düşünüldüğünde ilk haftalar, günde sadece 15 dk..kadar kısa tutulabilir ve sadece karın ve kaça eklemleri ile ilgili egzersizlerle sınırlı tutulmalıdır. Çok güncel olan '' Pilates '' türü egzersizlerin hafif ve zorlamasız türleri özellikle faydalı olabilir. Buradaki asıl amaç bel ve kalça etrafındaki kasların forma sokulmasıdır. Sezaryen sonrası ise egzersizlere 3. haftanın sonrası başlanılmalı,6.haftanın sonrası aerobik, kalori harcamasını hızlandıracak egzersizlerle desteklenmelidir.
EMZİREN ANNELERE ÖNERİLERİNİZ NELERDİR?Dyt. Sefika Aydın: Emziren anneler aşağıdaki önerilerimizi dikkate almalıdırlar.
Hamilelik kilolarından kurtulma rehberi

Wednesday, December 9, 2009

Tüp bebekte düşük dozla kaliteli yumurta

İSTANBUL - Acıbadem Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Acıbadem Kadıköy Hastanesi Tüp Bebek Bölüm Sorumlusu Doç. Dr. Cem Demirel ilaçsız tüp bebek uygulamaları hakkında sık sorulan soruları yanıtladı:
İn Vitro Matürasyon yöntemi nedir, nasıl uygulanıyor?Bu yöntemi hastanemizde başarıyla uyguluyoruz. Burada, hiç ilaç kullanmadan yumurtaları erken bir aşamada toplayıp laboratuvarda olgunlaştırarak dölleme işlemi yapılarak transfer gerçekleştiriliyor.
Burada ilaçlara karşı aşırı yumurtalık çevabı gösteren hastalarda, tekrarlayan tüp bebek başarısızlığı olan hastalarda kullanılıyor.
Çok ilaç vermek yumurtalıkları daha mı çok uyarıyor? Artık günümüzde bazı hastalarda yumurtalıkları daha düşük dozda ve daha az uyarmayı tercih ettiğimiz bir yaklaşıma göre hareket ediyoruz. Yani ilaçları yüksek dozlarda uzun süreli kullanmıyoruz. Çok düşük dozlarda kısa süreli uygulayarak az sayıda fakat kaliteli yumurtalar elde etmeye çalışıyoruz. Buradaki amacımız onlarca yumurta elde etmek değil 2-7 arasında yumurta elde etmek.
İlaçların hastalara ne gibi yan etkileri oluyor?Bazen normal doz da verilse yüksek doz da verilse yan etki olabilir. Hastanın hayatını tehlikeye atacak olan “ovarian hipersitümülasyon sendromu” ortaya çıkabiliyor. Burada kadının yumurtalıkları 10-15 cm’e kadar ulaşıp büyüyebiliyor, karın içinde sıvı birikiyor, nefes darlığı, böbrek yetmezliği, dolaşım bozuklukları gözlenebiliyor.
Temel felsefelerimizden biri de hastaya fazla ilaç yüklemeden az uyarım ile kaliteli yumurta elde etmek ve daha başarılı sonuçlar almaktır. Düşük doz ilaç verme şeklinde özetleyebileceğimiz bu tıbbi yaklaşıma, “Minimal Sitümülasyon IVF” diyoruz. Bu yakın gelecekte birçok merkezin de benimseyeceği yol olacaktır. Çünkü artık günümüzde onlarca yumurtaya ihtiyacımız yok, başarı oranlarının artmasıyla daha az sayıda yumurta ile olumlu sonuçlar alabiliyoruz. Bu sayede hem ekonomik olarak hastaya faydamız oluyor, hem de komplikasyonlardan kaçınmayı sağlamış oluyoruz.
Yumurta dondurma talepleri arttı mı, en fazla kaç yıl dondurulabiliyor?Üreme çağında kansere yakalanmış ve göreceği kemoterapi nedeniyle üretkenliğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan hastalardan hastanemize çok başvuru oluyor. Bu kadınlar ve erkeklerde üreme potansiyelinin korunması çabaları var. Kemoterapi ya da radyoterapi üreme hücrelerinde kalcı kayba neden olabiliyor. Kişi kanserden kurtulmasına rağmen, çocuk sahibi olma şansını yitiriyor, Yaşam kalitesi azalıyor. Bu kişiler bize erken kanser teşhisinden hemen sonra başvurabilirlerse kemoterapi almadan önce erkeğin sperm hücrelerini kadının ise yumurtalarını, ya da eşinin spermiyle döllenmiş embriyoları dondurup saklıyoruz. Böylece ileride bu hastalar çocuk sahibi olabiliyorlar.
Örneğin bir kadın bekarsa, o zaman yumurtalarını toplayıp donduruyoruz. Evliyse yumurtalarını toplayıp eşinin spermiyle laboratuvarda dölleyip embriyo halinde dondurup saklıyoruz. Bazen de kadının yumurtalık dokusunu dondurup saklıyoruz.
Çünkü hem kanser hastaları için hem de artık üretkenliğinin son dönemlerine yaklaşmakta olan fakat evlenmemiş kadınlarda üretkenliklerini korumak amacıyla tek yol yumurtalarının dondurulup saklanmasıdır. Yumurtaların vitrifikasyon ya da yavaş dondurma yöntemleriyle günümüzde oldukça başarılı bir şekilde dondurulup saklanabilmesi üreme tıbbında bu insanlar için büyük bir ümit kaynağı olmuştur. Bu son yılların en önemli gelişmesidir.
Hızlı dondurma yöntemi nedir, nasıl uygulanıyor?Hızlı dondurma dediğimiz “Vitrifikasyon” yöntemi, son yıllarda üreme hücrelerinin (yumurta) ve embriyoların dondurulup saklanmasında kullanılıyor. Son yıllarda bu yöntemin öne çıktığını, çok pratik bir yöntem olduğunu ve başarı oranlarının çok yüksek olduğunu görmekteyiz. Artık bu hızlı dondurma yöntemiyle dondurma işlemi gerçekleştiriliyor. Normalde eksi 20 bin derecelere kadar hızlı bir dondurma sürecini uyguluyoruz. Sonra hücreler, bu dondurma sağlandıktan sonra eksi 196 derecede korunabiliyor. Kanunen 5 yıla kadar dondurup saklamaya izin var. Bu süreyi geçtikten sonra merkezler dondurdukları hücreleri imha etmek zorundadır. Dondurma yöntemlerinin gelişmiş olması da son yıllarda tüp bebek tedavilerindeki çok önemli aşamalardan biridir.
Birden fazla deneyenlerde başarılı olmak için neler yapılmalı?Tekrarlayan tüp bebek başarısızlıklarında öncelikle ailenin iyi bir hikayesinin alınması gerekiyor. Daha önceki denemelerde kaç yumurta toplanmış, yumurtalar nasıl döllenmiş, embriyoların kalitesi, embroyaların tarnsfer işlemi kolay mı zor mu olmuş, gibi tedavide herhangi bir sorunla karşılaşmışlar mı gibi konuların aydınlatılması gerekiyor.
Bundan sonra eğer yapılabilecek bu sorunu aydınlatmaya yönelik testler varsa da onlara yönelmek gerekiyor. Bu testler arasında anne ve baba adayının Genetik incelemesi, anne adayının pıhtılaşma sistemine ait yatkınlığının ve tirodinin değerlendiridiği testler var.
Anenin rahminin içinin histereskopi ile değerlendirilerek tutunmaya engel bir sorunun var olup olmadığının ortaya konulması lazım.
Kadının tüplerinin içerisinde sıvı birikiminin (hidrosalpings) olup olmadığının anlaşılması için HSG (Histero Salpingografi) filminin çekilmesi gibi araştırmalar yapılabilir.
Bu araştırmalar sonucunda herhangi bir sorun bulunamazsa bir sonraki denemede yumurtalıkları uyarma protokolünün gözden geçirilmesi, uyarımın minimal sitümülasyon ile yapılması, invitro matürasyon uygulanması, embriyoların erken dönemde değil beşinci ya da altıncı günde naklinin denenmesi, laboratuvarın deneyimi ve yetkinliği varsa endomatrial co culture gibi uygulamaların teklif edilmesi ya da elimizde yeterli sayıda iyi kalitede embriyo varsa preimplantasyon Genetik tanı yöntemiyle embriyo seçimi yapılması düşünülebilir.
Bu hastaların rahimlerinde rahim içi boşluğunu bozmuyor olsa bile 4 cm’nin üzerinde myomları varsa bu myomların çıkarılması düşünülebilir.
Altta yatan bir pıhtılaşma sorunu gösterilemediyse bu tekrarlayan tüp bebek başarısızlığı olan çiftlerde aspirin, ya da kanı sulandırmak için kullanılan heparin gibi ilaçların bir anlamı yoktur.
Yine bazen bu hastalara teklif edildiğini duyduğumuz lenfosit aşısı ya da bağışıklık sistemi tedavilerinin de tüp bebek yöntemleri 30 yılı aşkın bir süredir uygulanmasına rağmen hiçbir çalışmada faydası olduğu gösterilememiştir. Bu tür yaklaşımlar tıbbi etikle bağdaşmamaktadır.
Ama bazen altıncı yedinci denemelerde gebe kalan hastalar olabilir. Hekimin doğru zamanda müdahale edip artık bu noktadan sonra tedaviyi bırakması gerektiğini söyleyerek hastaya açıklama yapması gerekiyor.
Embriyoların kalitesini yumurta mı sperm hücresi mi daha çok etkiliyor?Embriyo kalitesini belirleyen ana faktör yumurtadır. Yumurta embriyo kalitesini belirlemede daha baskındır. Ama her şeyden de yumurta sorumlu diyemeyiz. Spermin etkisiyle embriyo kalitesi de bozulabilir, ama genelde embriyoyu destekleyen, Beslenme ve gelişimini sağlayan yumurtanın yapısı, içindeki organeller ve dokulardır.
Yumurta kalitesi neye göre değişiyor?Yumurta kalitesi aydan aya değişkenlik gösterebilir, bazen ise devamlı bir şekilde hep kötü ya da hep iyi olabilir. Bunun nedeni kişinin kendine has bünyesel özelliği olabilir, kaşın gözün rengi gibi fiziksel bir özellik de olabilir. Bazen yumurtalıkların uyarılma süreci, kullanılan ilaçlar etkileyebilir. Çoğu zaman altında yatan nedeni de ortaya koymamız mümkün olmayabilir.
Bu kaliteyi artırmak için ilaç kullanmamak, hastanın siklusundaki doğal yumurtaları kullanmak hiçbir dış etkene maruz bırakmadan kullanmak, hafif minimal bir uyarı yapmak, hastanın Sigara gibi toksik etkenlerden uzak durmasını sağlamak yeterli olabilir. Besinlerle bunu çok değiştirmek mümkün değildir. Kilolu hastanın kilo vermesi etki yapabilir. Hasta tiroid açısından mutlaka değerlendirilip normalse tedaviye alınması çok önemlidir.
Spermlerin en iyisini seçmede Teknoloji yeterli mi?Laboratuvarda dölleme işlemi için kullanılacak yüz binlerce, milyonlarca sperm arasından hangisi daha sağıklı iyi sonuç verir bu konuda da bazı çalışmalar kendi kliniğimizde de sürdürülmektedir. IMSI yöntemini bu alanda kullanmaktayız. Özellikle ciddi erkek faktörüne bağlı infertilitede tekrarlayan tüp bebek başarısızlıkları da söz konusuysa sperm hücrelerini büyütme altında değerlendirip en normal görünenleri seçip kullanmak belki de başarıda bir miktar artış sağlayacaktır. Mikroskop altında normal gördüğünüz hücreyi değil onu binlerce kez büyütüp normal büyütmede göremediğiniz şekil bozukluklarını görüp, onları kullanmıyor, normal görünenleri seçiyorsunuz.
Labarotuvar uygulamalarında yenilikler var mı?Kültür vasatlarında artık önemli gelişmeler izleniyor. Tek basamaklı kültür vasatlarının son yıllardaki gelişimiyle embriyo kaliteleri, gelişim hızları ve embriyoların tutunma oranları, oldukça tatminkar sonuçlar veriyor.Embriyoların saklandığı kültür ortamlarının ve inkübatörlerin (laboratuvarda üreme hücrelerinin bir araya geldikten sonra saklandıkları içinde belli oranda ısı, karbondioksit ve nemi koruyan cihazlar) içindeki oksijen oranının düşürülmesi ile daha olumlu sonuçlar alındığı gözleniyor.
Tüp bebekte düşük dozla kaliteli yumurta

Oruç erken doğum riskini artırıyor

İSTANBUL - “Bebeğimin daha sağlıklı gelişmesi için çok yemek yemeliyim” düşüncesi hemen her hamile kadının aklındaki düşüncedir. En büyük hata burada başlar" diyen Memorial Hastanesi Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Op. Dr. Figen Taşer Güney, hamilelikte oruç tutmanın neden iyi bir seçim olmadığını şöyle anlatıyor:
Bu dönemde beslenmenin temeli az miktarda ve sık aralıklarda gıda alımıdır. Ana besin gruplarının gün içinde dengeli dağılımı önem taşır. Gebelik sürecinde artan protein, enerji, vitamin ve mineral ihtiyacı göz önüne alınarak Beslenme programı bu şekilde hazırlanmalıdır.
SIVI DENGESİ ÖNEMLİGebelikte bol sıvı alımı önemlidir. Yeterli miktarda su alınmaması ve bağırsak hareketlerinin de gebelik öneminde azalması sebebiyle kabızlık ve buna bağlı olarak hemoroid (basur) eğiliminin artmasına neden olur.
Az sıvı alımı ayrıca idrar yolu enfeksiyonlarının gelişimine de neden olabilir. Dehidrasyon (vücudun susuz kalması) durumunda salgılanan bazı hormonlar, rahim kasılmalarına sebep olarak, erken doğum riski oluşturabilmektedir.
DENGELİ BESİN DAĞILIMIHamilelik döneminde protein, karbonhidrat, vitamin ve mineral gibi temel besin maddelerinin gün içinde dengeli değişimi sağlanmalıdır. Ana öğünler dışında ara öğünler oluşturulmalı, sık aralıklarla az miktarda gıda alınmalıdır. Gebelikte sağlıklı beslenmenin temeli budur ve oruç tutulduğunda bu mümkün olamayacaktır.
UZUN AÇLIK BULANTI VE KUSMAYI ARTIRABİLİRHamilelikte vücutta gebelik hormonları ve karında büyüyen rahmin oluşturduğu baskı nedeniyle, mide–bağırsak sistemi (Gastroentestinal sistem) ile ilgili problemler yaşanır. Gebeliğin ilk aylarında artan gebelik hormonu etkisiyle bulantı ve kusma şikayetleri sıktır. Kusma sık olursa elektrolit kaybına yol açarak halsizliğe neden olur. Bu nedenle hamileliğin ilk aylarında sık aralarla kuru gıda alımı önerilir. Kraker, peynirli tost, leblebi mideyi rahatlatabilir. Kusma nedeniyle potasyum kaybı olur. Bu nedenle muz, üzüm, kuru kayısı ile bu potasyum kaybı önlenmeye çalışılır. Bu dönemde nadiren hastanede serum ile tedaviye ihtiyaç duyan anne adayları da olmaktadır. Oruç, özellikle ilk aylarda yaşanan bu durumu daha da artırabilir. Mide boş kaldığı için bulantı ve kusmalarda artma görülür.
Gebelikte hormonların etkisiyle bağırsak hareketleri yavaşlar. Midenin boşalma süresi uzar. İftarda birden yemek yenmesi ile birlikte hazımsızlık ve şişkinlik şikayeti oruç tutan anne adaylarında daha fazla görülür.
Hamilelikte hem bağırsak hareketlerinin yavaşlamasına bağlı gelişen kabızlık, hem de karın içi basınç artışı, hemoroid (basur) oluşumuna yol açabilir. Bu nedenle anne adaylarının bol sıvı (özellikle su) alımı ve posalı gıda (meyve-sebze) tüketmesi önemlidir.
ERKEN DOĞUM RİSKİ ARTAROruç nedeniyle az sıvı alınması rahim kasılmalarına neden olabilir ve erken doğum riski ortaya çıkabilir. Su, gebeliğin devamında önemlidir. Gebelikte idrar yolu enfeksiyonları da sık görülür. Bol sıvı alımı idrar çıkışını artırır. Bu durum idrar yolu enfeksiyonlarından korunma ve tedavide de önemlidir.
Anne adayının oruç nedeniyle gün içinde yeterince sıvı alamaması zaman zaman tansiyon düşmeleri ve hatta bayılmalara neden olabilmektedir. Gün içinde sıvı alınamaması annenin kan hacmini azaltacağı için bebeğin idrar çıkışı da azalır ve bebeğin içinde bulunduğu kesenin suyu azalabilir.
METABOLİZMA YAVAŞLAR, KİLO ALIMI ARTAROruç tutan annelerde bebek hareketlerinin azaldığı gözlemlenmiştir. Dolayısıyla bazen bebeğin iyilik halini gösteren hareketlerinin azalması, tanıda yanılmalara yol açabilir.
Oruç tutan annelerde daha fazla kilo artışı olabilir. Metabolizma hızı açlığa bağlı olarak düşer. Az kalori harcanır ve akşamları aşırı yemek alımı, kilo artışı ve hatta gebelik şekeri riskinin ortaya çıkmasına neden olabilir.
EMZİRME DÖNEMİNDE DE DİKKAT!Sadece gebelik değil emzirme döneminde de annelerin, özellikle bebeğin tek besininin anne sütü olduğu ilk aylarda beslenmelerine dikkat etmeleri ve özellikle bol sıvı almaları önemlidir. Bu dönemde annelere vitamin takviyesi de önerilmektedir. Oruç tutulması sıvı alımının az olmasına bağlı olarak sütün azalmasına neden olacaktır. Sütün azalması ve besin değerlerinin azalması belki de bebekler için ek mama takviyesine neden olacaktır.
Bu nedenle gebelik ve emzirme döneminde oruç tutulması önerilmez. Annelerin bu riskleri bilerek karar vermeleri ve mutlaka doktorlara danışmaları gerekmektedir. Ek tıbbi problemi olan (Yüksek tansiyon, gebelik şekeri vs. ) annelerin kesinlikle oruç tutmamaları gerekmektedir.
Oruç erken doğum riskini artırıyor

Hamilelere folik asit vitamini önerisi

ZONGULDAK - Zonguldak Karaelmas Üniversitesi (ZKÜ) Kadın ve Doğum Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Başaran, Dünya Sağlık Örgütünün, hamilelere folik asit (B grubundan bir vitamin) ve demir vitamini gibi iki önemli ek elementi mutlaka kullanmalarını tavsiye ettiğini söyledi.
Günümüzde folik asit vitamininin sadece gebelik süresince değil, gebelikten önceki 3 aylık dönemde de alınmasının önerildiğini anlatan Başaran, şunları kaydetti: ''Bebeğin beyin içi gelişimiyle ilgili bazı hastalık ve sakatlıkları önlediğinden, hamilelere rutin olarak folik asit vitamini kullanmalarını öneriyoruz. Çünkü, gebelik beraberinde bebeğin gelişimiyle bazı vitamin ve minerallerin daha çok alınmasını gerektiren durum. Geçen mayıs ayında ABD'de öneriler güncellendi. Günümüzde artık gebe kalma potansiyeli olan yaş grubu tüm kadınların folik asit vitamini almaları isteniyor. Folik asit son derece önemli vitamindir.''
HAMİLELİKTE KİLONUN ÖNEMİ
Gebelik haftası ilerledikçe bebeğin büyümesiyle birlikte annenin metabolik yükü ve besin ihtiyacının arttığına dikkati çeken Başaran, şöyle konuştu: ''Gebelikte kilo çok önemli. Belli oranda alınması önerilmesine rağmen aşırı kilo almak ya da almamak gebelikte hastalıkların göstergesi olabiliyor. Gebelik öncesi kilosu düşük olanların 9 ay süresince 12-18 kilogram alması normal kabul edilirken, normalin üzerinde daha kilolu hastalarda bu öneriler 11-15 kilogram sınırına düşüyor. Obezite gibi şişmanlık problemi görülen gebelerde ise 5-10 kilogramın aşılmaması gereklidir.''
GEBELİKTE Beslenme ÖNERİLERİ
Hamilelere folik asit vitamini önerisi

Menopoz cildinizi soldurmasın

İSTANBUL - Menopoz döneminde cilt bakımının daha fazla özen istediğini belirten Medical Park Bahçelievler Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Gökhan Okan, hayatının ikinci baharını yaşayan kadınlara bakım tüyoları veriyor:
Cilt tipine uygun nemlendiriciler ve temizleyicilerle cildinizin kurumasına izin vermeyin. Yaşlanmayı hızlandıran güneşten yaz-kış cildinizi koruyun. A, C ve E vitamini içeren ürünleri ve yiyecekleri yaşamınızdan eksik etmeyin. Östrojenli kremler kullanarak derinizin elastikiyetini koruyun. Botoks, peeling, dolgu ve lazer gibi neştersiz yöntemlerden destek alın.
Cildimiz, başta östrojen olmak üzere birçok hormon için hedef organdır. Östrojen ve progesteron hormonu; cildimizin kalınlığından, nem dengesinden ve kolajen salgılanmasından sorumlu hormonlardır.Cildimizin yaşlanmasında bu hormonların etkisi bulunmaktadır. Menopozla birlikte azalan bu hormonlar; derinin kurumasına, elastikiyetinin azalmasına ve incelmesine neden olur. Ciltteki renk değişikliği, saçlardaki beyazlama, tırnaklardaki kırılma ve damar duvarındaki incelmeler menopozla birlikte görülen diğer dermatolojik değişikliklerdir. Bazı kadınlarda sivilceler, tüylenme artışı ve saçın ön kısmında dökülmeler de menopozla birlikte ortaya çıkar.
CİLDİNİZİ KURUTMAYIN!Menopoz döneminde cilt bakımında bazı hususlara dikkat etmek gerekir. Bu dönemle birlikte cilt kuruyacağından, cildi kurutacak ürün kullanımından kaçınılmalıdır. Cildi kurutmayan temizleyiciler ve cilt tipine uygun nemlendiricilerin kullanılması önemlidir.
KISA VE ILIK BANYO YAPINSıcak suyla banyo yapılmamasına özen gösterilmeli, banyoların kısa ve ılık suyla olmasına dikkat edilmelidir. Banyo suyuna katılan yağlar ve duş sonrası vücuda uygulanan banyo yağları da hayli fayda sağlar.
GÜNEŞ KORUYUCUSUZ ÇIKMAYINGüneş koruyucu kullanımına menopoz döneminde çok önem verilmelidir. Güneş koruyucular; hem ciltteki renk değişikliklerinin önlenmesi, hem de yaşlanmanın engellenmesi açısından çok faydalıdır. Cilt yapısına ve tipine uygun olan koruyucular sık aralıklarla sürülmeli, dışarı çıkmadan 20 dakika önce uygulanmalıdır. Yüzme ve efor sonrası tekrar sürülmelidir. Son zamanlarda güneş koruyuculara serbest radikalleri yakalama özelliği olan vitamin E ve beta karoten gibi antioksidanlar da eklenmektedir.
VİTAMİNLERLE GENÇLEŞİNSoyalı ürünler içeriklerinde bulunan isoflavin maddesinden dolayı menopoza bağlı şikayetlerin gerilemesinde faydalı olurlar. Dermatolojik olarak A vitamini, C vitamini, peptit, bitki büyüme hormonu ve topikal östrojen içeren kozmetik ürünler menopoz dönemindeki kadınlarda önerilen ürün gruplarıdır. A vitamini derimizin kollajen salgılamasına, kalınlaşmasına ve cilt lekelerimizin açılmasında etkili olur. Vitamin C ve Vitamin E cildimize zarar veren antioksidanların uzaklaştırılmasında etkili antioksidanlardır.
PEPTİTLE ÇİZGİLERİ KİNETİNLE LEKELERİ DURDURUNPeptit içeren kozmetik ürünler; sinirden kasa giden uyarıyı engelleyerek, kas kökenli çizgilerin azalmasına yardımcı olurlar. Bitki büyüme hormonu kinetin içeren ürünler ise kolajen salgısının artmasına, cilt lekelerinin açılmasına yardımcıdır. Bu ürünler tek başlarına ya da birlikte kullanılarak menopozdaki cildin bakımı açısından önerilir.
ÖSTROJENLİ KREM CİLDİ ESNETİRHarici östrojenler ve bitkisel kökenli östrojen içeren kremlerin menopoz döneminde ayrı bir yeri vardır. Bu ürünlerin derinin elastikiyetinde, kalınlığında, nemlendirici özelliğinde artmaya neden olduğu gösterilmiştir. Hormon tedavisi alamayan kadınlara östrojen içeren kremler önerilmektedir. Bitkisel kökenli, vücutta östrojen benzeri etki gösteren fitoöstrojen olarak adlandırılan maddeler kozmetik sektöründe yer almaktadır. Bitkisel östrojenler içinde en sık soya isoflavonoidleri ve resveratrol kozmetik sektöründe yer bulur. Deride bulunan östrojen reseptörlerine bağlanarak, östrojen eksikliğinden kaynaklanan deri yaşlanması belirtilerini azaltırlar. Yan etkileri, harici östrojenlere göre daha azdır.
NEŞTERSİZ YÖNTEMLERDEN DESTEK ALINKadın doğum hekimleri hormon replasman tedavisi yani hormon takviyesi kullanımında sakınca görmüyorsa bunun cilt üzerine de olumlu etkisi görülür. Bu tedavinin uygun dozda ve sürede kullanımı olası yan etki riski açısından önem arz etmektedir. Menopoz sonrası cildi gençleştirmek amacıyla sadece Beslenme tarzı, alışkanlıkların değiştirilmesi, kozmetik ürün kullanımı, güneşten kaçınma yeterli olmayabilir. Botoks, dolgu maddesi enjeksiyonları, peeling, lazer uygulamaları ileri durumlarda başvurulan yöntemlerdir. Bu yöntemler daha uzun süreli yanıt elde edilmesini sağlarlar.
ÇANTANIZDA BUNLAR MUTLAKA OLSUN!Cildin yapısına uygun bir sabun veya temizleyici ürün. (Normal ve kuru ciltler için gliserinli sabun, yağlı ciltler için ise kepekli sabun). Cildi temizledikten sonra uygulanmak üzere sıkılaştırıcı tonik (Kesinlikle alkol, aseton, salisilik asit, resorsinol gibi cildi kurutan katkı maddeleri içermemeli). Ya ğlı ciltlere uygun yağsız krem veya jeller. Cilt yapısına uygun nemlendirici kremler (kuru ciltler için yağlı, yağlı ciltler için ise az yağlı ve su bazlı). Yaz-kış dışarı çıkmadan sürülmek üzere yüksek faktörlü güneş koruyucular. Geceleri uyumadan uygulamak üzere yine cilt yapısına uygun bir gece kremi. Banyo suyuna katmak üzere parfümsüz banyo yağları. Cildin nem dengesini koruması için ph 5.5 olan temizlik malzemeleri (şampuanlar, vücut yıkama ürünleri).
DOĞRU BESLENEREK YAŞLANMAYI DURDURUNCilt sağlığı açısından Beslenme düzeninde bazı değişiklikler gerektiren menopoz döneminde, sistemik antioksidan tüketimi çok önemlidir. A, C ve E vitaminlerinin cilt açısından çok önemli fonksiyonları vardır.
VİTAMİNSİZ KALMAYIN: Karaciğer, böbrek, süt ve yumurta gibi hayvansal gıdalar; buğday, havuç, mantar ve baklagiller gibi bitkisel gıdalar A vitamininden yoğun besinlerdir. C vitamini ise limon, portakal, greyfurt, kivi, çilek gibi meyvelerde; karnabahar, kuşburnu, ıspanak, kuru soğan, biber, turp, maydanoz gibi sebzelerde fazla miktarda bulunur. Fındık, yerfıstığı, badem, ceviz ve soya ürünleri E vitamini deposudur. Menopoz döneminde bu besinler yoğun olarak tüketmelidir.
SAÇ VE TIRNAKLARA ÇUHAÇİÇEĞİ YAĞI: Menopoz semptomlarını gidermeye yardımcı evening pimrose oil (çuhaçiçeği yağı) ve omega 3 içeren takviye tabletlerin tüketimi; menopoz sorunlarını hafifletmenin yanında cilt sağlığına da olumlu etki sağlar. Evening pimrose oil; cildi düzgünleştirir, saçları ve tırnakları güçlendirir. Omega 3 ise cildi gerginleştirir ve ışıltısını arttırır.
SİHİRLİ İKSİR SU: Menopoz döneminde cildin suya olan ihtiyacı artar. Bu nedenle menopoza giren her kadın bol bol su içmeyi bir görev olarak görmeli.
SİGARA VE ALKOL KIRIŞTIRIR: Menopoz döneminde cilt sağlığı açısından beslenme düzeninin yanı sıra ve kişinin alışkanlıklarında da değişiklikler gerekir. Sigara kandaki C vitamini ve östrojen hormonunun seviyelerini azaltır. Cilt kuruluğunun ve kırışıklıkların artmasına neden olur. Menopoz döneminde Sigara ve alkolden sakınılmalıdır.
Menopoz cildinizi soldurmasın